Monthly Archives: Mart 2012


Ola ki on günlüğüne Peru’ya gitsem şöyle gezerdim:

Birinci gün:

Uçaktan indiğim Lima’da http://www.tripadvisor.com sitesinden önceden ayarladığım otele yerleşip çantamı atıyorum. Yorgunluğumu atmak için 1-2 saat kestiriyorum. Upuzun uçuş ve jetlag beni perişan etse de içim kıpır kıpır. Uyumak mümkün değil tabii, biraz yatıp dinlendikten sonra çabucak kendimi Lima sokaklarına atıyorum. Seyahat hazırlıklıkları ve upuzun uçuşum boyu okuyor olacağım Mario Vargas Llosa’nın büyüdüğü kenti soruşturacağım biraz. İnternette ne kadar baktıysam bulamadım ama bir bilen çıkar elbet. Hani biri çıksa sorsa Orhan Pamuk nerelerde büyümüş, Teşvikiye Cihangir falan tarif ederiz elbet. Bu arada bir sahaf bulup ikinci el bir Lonely Planet Peru kitabı almak gerekiyor.

Bir parantez açıp Güney Amerika yazarlarının dünyanın en havalı yazarları olduğunu gösteren bir hikaye anlatayım. Sene 1976, Vargas Llosa 40 yaşında, Gabriel Garcia Marquez 46 yaşında (İkisi de hâlâ hayattalar yuh!) Neyse efendim Marques, Llosa’nın karısıyla yakın arkadaş. Ne olduğunu bilmiyoruz, Marquez bir konuda ayıp ediyor ve bunların ikisi kavga ediyorlar. Llosa tutuyor Marquez’in gözüne yumruğu çakıyor. Adamlar yüz yaşına yaklaştılar ama o günden beri küsüş o küsüş. 35 senedir konuşmuyorlar. Hemen yukarı tarafta gözü morartılmış bir Marquez görüyoruz.

Lima’ya geri dönecek olursak, elimde İnka Cola’yla sokakları arşınlıyorum. Meşhur yerel pazarlara falan uğramak yok çünkü ilk günden eşek gibi alışveriş yapıp yüklenmek istemeyiz. Barrio Chino (Çin Mahallesi) şöyle bir gezilir, yemek yenir, San Isidro’ya gidilir ve sinekkuşları izlenir… Güneşin batışına yakın bir şişe Pisco Sour (Üzümden yapılma yerel Peru içkisi) alınır ve La Punta’ya çıkıp güneşin batışı izlenir. Gezimiz Perşembe ya da Pazar gününe çarparsa meşhur Parque Kennedy’de bir tiyatro oyunu izlenir. Dillerini anlamasam da biraz pratik yapmış olurum. Benim dile yeteneğim var zaten. On günün sonunda derdimi anlatacak kıvama gelirim bence. Oyunu izledikten ya da izlemedikten sonra Barranco’ya gidilir. Bayağı yorgun olmalıyım ama Peru’da gece hayatını görebileceğim tek gece bu gece olacak gibi. O yüzden Barranco denen bohem sokağına gidip tavsiye edilen bir canlı müzik mekanına giderim. Şansım yaver giderse güzel bir yerel grup dinlerim. Peru’lu caz grubu araştırdım biraz Gabriel Algeria’s Afro var fena sayılmaz. Cajon kullanmalarından başka bir yerellik göremedim ama iyi yani. Bir de internet sitesi buldum hangi caz grubu hangi kulüpte ne zaman çalacak söylüyor. İspanyolca ama hallederiz. http://www.jazzzoneperu.com Öğrenmek üzereyim İspanyolca’yı az kaldı. Neyse ben Barranco’daki havalı mekanda bir iki kadeh Pisco Sour ya da varsa başka bir şeyler otele kaçarım. Muhtemelen yatağa nasıl girdiğimi bile bilemeyeceğim. Kendime yarın öğlene kadar uyku hakkı tanıyorum.

İkinci gün:

Sabah ya da öğlen uyandıktan sonra ilk işim Cuzco’ya giden bir otobüs aramak olacak. İnternetten aramalarım Cuzco’ya giden bir otobüs olmadığı yolunda ama bu bana mümkün gelmiyor. Otobüsü bulamazsam uçakla Cuzco’ya geçeceğim. Lima Cuzco arası uçuşlar 100 – 150 USD kadar. Otobüs ya da uçak neyle gideceksem gideyim akşamı Lima’da etmeyi düşünüyorum. Ya geceleyin otobüse biner, ertesi sabah Cuzco’da olurum ya da akşam vakti uçağa biner bir saat sonra Cuzco’da olur orada otel bakarım. Lonely Planet’ı almışım otel derdi yok. Peki otobüsüm ya da uçağım kalkana kadar ne yapacağım? Muhtemelen şöyle bir gün geçireceğim:

Önce El Malecon’a gider şöyle bir gezinirim. Burası aşıklar parkı oluyor. Aşıklar rahatsız edilmeden eller cepte öyle yürürüm, aşağıdaki denize taş falan atarım. Burada öpüşen çift heykeli var. Tarzı İnkalıların heykel tarzını andırıyor. Beğenirsem (Tabii ki beğeneceğim) Larco Müzesi’nde çok daha fazlası var. Gider onları gezerim. Oldukça edepsiz heykeller var. Bizim Bereket Tanrısı falan sıfır kalır yanında. Sekse indirgemeyeyim koca müzeyi. Devletin değil özel bir müze. Müthiş bir birikim. Müzeden çıktım karnım aç. Civarda güzel bir lokanta bulup Ceviche denen içecekleri eşliğinde yerim. Bu arada Peru mutfağı buralarda bilinmiyor ama bayağı meşhurmuş. Hem deniz ürünleri hem kırmızı etiyle. Yalnız deve benim hayatta en sevdiğim hayvandır. Hasbelkader bilmeden deve eti yersem kendimi affetmem. Bunlarda da lama bol dikkatli olmam lazım.

Lima aynı zamanda bisiklete elverişli bir şehirmiş. Kiralayacak bir yer bulursam bir bisiklet turuna çıkarım. Bulamazsam da şehrin klasik turistik yerlerini gezerim. Devlet binası, turistik fıskiye turu vs. Sıkıcı gelirse dün gece gittiğim Barranco’ya gider bir şeyler yer, sokak sanatçılarını falan izler akşamı ederim. Tabii uçağım ya da otobüsüm düşündüğümden daha erken saatte varsa bisiklet turu yalan olabilir. Lima’dan Cuzco’ya tren olmamasını da Peru’nun ayrı bir ayıbı olarak görüyorum. Buradan Peru Ulaşım Bakanlığı’na sesleniyorum lütfen bu ayıba bir son verelim. Gezi forumlarını gezdim de rezil olmuşsunuz bütün dünyaya yemin ederim.

Üçüncü gün:

Cuzco’da sabah oldu. Ne aracılığıyla vardığımı bilmiyoruz ama Cuzco’dayım ve üçüncü günün sabahındayız.

3400 metre yüksekte olmak herkes gibi beni de etkilemiştir muhtemelen. Perulu kardeşlerin yaptığı gibi bol koka çayı içip, koka yaprağı çiğneyerek kendime gelmeye çalışıyorum. Cuzco’da kalmayı düşünmüyorum. Cuzco güzel ama Machu Picchu için bayağı heyecanlıyım. Çantamı bir emanetçiye bırakmışım, önce İnka Müzesi’ne uğruyorum oradan Güneş Tapınağı’na geçiyorum. Biraz dar sokaklar gezip İnka mimarîsini izliyorum çok anlarmış gibi. Anlamam tabii ama internetten bakındığım evler gerçekten güzeldi. Pançolu teyzelerin ve lamaların arasında geçip yürüyorum. Beni ısırmayacak bir lamanın başını okşuyorum. Emanetçiye gidip çantamı teslim alıp Chinchero dolmuşuna atlıyorum. Chinchero’da lama yününden pançolar meşhurmuş. Yüksekler soğuktur muhtemelen kendime güzel bir panço alıyorum. Rengârenk, kalınca ve püsküllü püsküllü. Aslında lama yününden her şeyi meşhurmuş buranın, beğendiğim başka şeyler varsa onları da alıyorum. Yağmur da yağabilir bir de yağmurluk almak lazım. Bulunsun yani belli olmaz yüksekteyiz. Alışverişin ardından hoop bir minibüsle Urumumba’ya geçiyorum. Buradan ikinci bir dolmuş gerekiyor Ollantaytambo dolmuşu. Ollantaytambo bayağı güzel bir yermiş. Gezerek 3-4 saat rahat harcanırmış. Eski evleri gezdik, İnka mimarîsine baktık. Harcadık diyelim. Akşam olmak üzere zaten. Hoop taksiyle Santa Maria. Bu gece Santa Maria’da uyunur.

Dördüncü gün:

Sabah kalktım, sıkı bir kahvaltı ettim ve taksiyle Hydro Electrico’ya gittim. Buradan sonrası bayağı güzel. Tutup tren yolundan yaklaşık 3 saatlik bir yol yürüyeceğim. Ezikler tren camları arkasından ağaç izlesin, nehir izlesin ben yürüyerek trallalla diye Aquas Calientes’e gidiyorum. Tren yolundan yürümek dünyanın en hobo hareketi olsa gerek. Çizgi filmlerde birisi bir diyarı terk ediyorsa kesinlikle sopaya takılmış bohçası ile tren yolundan yürüyerek terk ederdi. Belki bu yüzden heyecanlandım. Belki de bütün manzarayı canlı canlı izleyerek hayatımın en keyifli trekking aktivitesi olacağı için. Ha diyeceksiniz dört günlük İnka Trekking turlarına neden katılmadın hacı? Topu topu on günüm varken dördünü ona harcamak istemedim de ondan.

Güzel manzaradan resmen gözlerim kanayacak. Aguas Calientes’e vardığımda bulduğum otele çantamı atıyorum ve tırım tırım Aguas Calientes’i geziyorum. Ağaçların altında otelime yerleşip oksijen delisi oluyorum. İnka Colamı içip bir şeyler yiyorum hoop uyku.

Aslında bir şey söyleyeyim mi? Ben Cuzco’dan iki günlüğüne bir motor kiralayıp bu yolu motorla geçmek istiyorum ama emin olamıyorum. Yukarıda anlattığım plan benim B planım. Şimdi motor kiralayacağım, rüzgâr kulaklarımı okşayacak, dünyanın en havalı insanı olacağım diye anlatabilirim ama yapacağım diyip yapmamak olmaz tabii. Eğer bu yolu motorla yapamazsam yukarıda anlattıklarımı yapmayı planlıyorum. Motor kiralayabileceğim yerler de varmış araştırdım. Yolun %40’ı asfalt, %60’ı toz toprakmış. Tıpkı bir havalı gibi off road motorumu kiralayıp oradaki kasabaları geze geze kendimi Aguas Calientes’e vurabilirim de kim bilir?  http://yarbanabiryolculuk.blogspot.com sitesinde çok güzel anlatılıyor.

Beşinci gün:

Efendim seyahatin belkemiği olan günlerden birisindeyiz. Coca çayımızı içiyoruz, heyecan dorukta. Sabahın 05.30’unda kalkıp ilk servisle kendimi Machu Picchu’ya atıyorum. Gerçi servis yerine yürümeyi de tercih edebilirim. Çantamı aşağıda bıraktım nasıl olsa. Minibüs 20 dakika, merdivenleri tırmanarak çıkmaksa 2 saat alıyormuş. Tepede ne yaptığımı anlatmam gereksiz olacaktır. Oturup manzaraya bakıp ağlayabilirim, ellerimi havaya kaldırıp, bütün Machu Picchu fotoğraflarında gözüken sivriliğin önünde poz verebilirim. Hatta parmağımla tepesine dokunuyormuş gibi yapılan fotoğraflardan çektirebilirim. Yetmezse Güneş’i avucumun içine almış gibi poz da verebilirim. Pançom ve esmer tenimle yerel insan taklidi yapıp turistlerle fotoğraf çektirebilirim. Oraya çıktım ya bana her yer Machu Picchu artık. Yükseklik beni bayıltmadıysa her şeyi yapabilirim. Akşamı eder, aşağı iner, çantamı kapar Cuzco’ya dönerim. Eğer motorsikletimle gelmişsem motoruma atlar dönerim. Yok hayır ilk anlattığım yolla geldiysem bu sefer trenle dönmek istiyorum. Manzarayı biraz da trenden izleyeyim bari. Cuzco’ya vardım, kendimi bir hostele attım ve uyudum.

Altıncı gün:

Pisaq pazarı pek meşhurmuş. Bugün civar mahalleleri gezmek istiyorum. Ossaq, Sacsayhuaman, Pucapuara, Tamambamachay, Pengo derken bütün bu zor isimli mahalleleri dolaşacağım. Pançolu annenin sırtındaki sümüklü çocuk, pazarda palayla hindistan cevizi doğrayan teyze, lama falan ne bulursam fotoğraflayacağım. Bizim tarihî yarımada gezisi gibi bir şey yapacağım. Bu arada bir lama üzerime tükürecek. Oradan gezerken oraya insan yoruluyor tabii biraz dinlence günü bu gün. Bir elim cebimde öbür elimde İnka Cola gezdikçe gezeceğim. Pançolu teyzeye doyacağım. Çok geçe kalmadan akşamüstü belki biraz daha erken otobüse binmeliyim. 11 saatlik bir yolculukla kendimi Nazca Çizgileri’ne vuracağım.

Yedinci gün:

11 saatlik yolculuk fena çarpmış olmalı. Bir hostel bulup yatıyorum. Sonra hemen kalkıyorum. Koşa koşa Nazca Çölü’ne gidiyorum. Uçağa binip tepeden Nazca Çizgileri’ni izliyorum. Maymunuydu, örümceğiydi, eliydi tepeden tadını çıkartıp aşağı iniyorum. Çok fotoğraf çekmiyorum. Çeksem nolcak google’a Nazca Lines yazınca binlerce çıkıyor. Ben tadını çıkartıyorum hacı. Biraz çölü geziyorum. Buralarda kum sörfü yapılıyormuş. Nazca yakınlarında yok sanırım. İnternette bulamadım. Ama soruşturup bulabileceğimi umuyorum. Bulursam çölde kum sörfü yapmadan gelmem. Tahtanın üzerine yatıyorsun, kumun üzerinde pıyyyy. Gece burada yatmanın gereği yok. Son bir yorucu yolculuk ardından bol bol yatacağım zaten. Kendimi ilk otobüse atıyor ve Paracas’a gidiyorum. Nazca Paracas arasında zengin otobüsleri sefer yapıyor. Onlardan birine biniyorum, klimamla, televizyonumla yolculuk yapıyorum.

Sekizinci gün:

Paracas’tayım. İki gün boyunca yapmayı planladığım şey bir hiç. Yatacağım, pelikanları izleyeceğim, penguenleri izleyeceğim, biraz daha yatıp Pasifik Okyanusu’nda yüzeceğim. Yüzmekten yorulup sahilde biraz daha yatacağım. Nisan-Mayıs aylarında hava ortalama 25 C oluyormuş. Yüzülür yani bence. Biraz üşürüm ama yapacak bir şey yok. Pasifik Okyanusu’na gitmişim yüzmeden dönemem.

Dokuzuncu gün:

Sekizinci günün birebir aynısı. Belki Brezilya’daki gibi sahilde top koşturan veletler olur. Toplarına karışırım, maymun ederler beni. İnka Cola’sına penaltı atışırız, penguenlere, pelikanlara balık atarım… Paşa gönlüm ne isterse onu yapacağım bir gün.

Onuncu gün:

Lima’ya dönerim. Lima’da gezemediğim için içimde kalan yerlere uğrarım. Gece uçağım var memlekete dönüyorum.

Not: Bu yazı Gazell Travel Designer’ın 3 Kıta 1 Blogger yarışması için hazırlamıştır.

Ola ki on günl…

Etiketler , , , , , , ,

Efendim, yeni tasarımım hepimize hayırlı olsun. Tepedeki görselimiz erken bir Özgü Aydar çalışmasından bir detay. Daha fazla erken Özgü Aydar çalışmalarına isterseniz aşağıdaki resmi tıklayabilirsiniz.

bana her yer

dördüncü dünya ülkesi

Etiketler

Şehrimizi Ne Kadar Tanıyoruz – I ya da En Güzel Beş Alkollü Mekan

Madem bir gezi blogu olma iddiası taşımaya başladım, madem kamuoyunun baskısını omuzlarımda hissediyorum, madem bu yük beni Sisiphos gibi eziyor. Ben de bir gezi blogu gibi davranır ve gezmediğim zamanlarda da yaşadığım şehrin güzelliklerini anlatırım. İlla “Ay şurayı da gördüm şekerim. Vallahi Malta çok medeni bir kent.” yazmama gerek yok. Öyleyse yazıyorum.

5 Numara

İnce’nin Yeri / Cankurtaran

Fotoğrafı bulmak epey zor oldu. Google, İnce’nin Yeri hakkında hiçbir şey vermiyor. Cankurtaran’ın fotoğraflarına bakarken buldum. Kırmızı tabela, Erol Taş Kahvesi’ne, karşısındaki lacivert Efes tabelası da bizim İnce’ye ait.

İnce’nin Yeri, Cankurtaran’da herkesin İnce olarak bildiği, Cumali Abi’nin meyhanesidir. Meyhane benim odamın yarısı kadar. 10 metrekareden daha küçük olan bu güzel yeri güzel kılan şey küçüklüğüdür. İçerisi Cumali Abi’yle birlikte en fazla sekiz kişi alıyor. Takdir edersiniz ki göt göte oturan sekiz kişi koca bir barda ayrı masalarda oturan sekiz kişiden çok daha samimi olacaktır. Sabit müşterisi mahallenin alkolik amcaları, mutsuz orta yaşlıları ve civardaki öğrenci yurdunun öğrencilerinden oluşur. Sabit müşteriler zaten hali hazırda birbirini tanımaktadır. Ben Cankurtaran’a nadiden uğradığım için hiç sabit müşteri olamadım. Ben zaten hayatımda hiçbir yerin sabit müşterisi olamadım. Bir tek Taksim’deki Eski Beyrut’ta bu muameleyi görürüm. O da sık sık gittiğim için değil, arkadaşlarım yönettiği için. İnce’nin yerine senede iki üç defa giderim. Sabit müşteriler muhabbet ederken memleketimin nere olduğunu sorup, beni de muhabbetlerine dahil ederler. Orada birinin muhabbet etmeden oturması olmaz. Her seferinde gençliklerinde ne çok içtiklerini, inşaat işlerini falan anlatırlar. Ben son treni kaçırmamak için çıkar giderim. Mekanda yalnız 4 içki satılır. Soğuk bira (efes tombul şişe), az soğuk bira (efes tombul şişe), rakı (yeni rakı, tek meze beyaz peynir), şarap. Şarabın markasını hatırlamıyorum. Hiç bilmediğim tek marka şarap satılıyor. Tüm Cankurtaran’ın favorisiymiş o şarap. Cumali Abi ve alkolik dayılardan birisi gençliklerinde 24 basamaklı merdivene 24 tane o şaraptan koyar, adım adım içerek inerlermiş. Şarabı henüz denemedim.

Nasıl Ulaşırım: Banliyö treninde Cankurtaran durağından inip, alt geçitten geçerek. Erol Taş Kahvehanesi’nin tam karşısında.
4 Numara

Bonema / Beyoğlu

Bonema’da çekilmiş tek kare fotoğraf bulamadım. Bunu da facebook sayfalarından aparttım. Fotoğraftaki bar köşesinin sağ tarafı akıp giden sokak, sol tarafı benim çıkmaz sokağım oluyor. Dünya Kupası’nı izlediğim dürümcü fotoğrafçının sırtında kalıyor.

Bu özelliksiz yeri neden seviyorum? Yazlarımın yaz okulu dönemini geçirmek için en müthiş yer olduğu için. Senelerdir yaz okulu yaparım, 7 haftalık yaz okulunda her haftanın 2-3 günü okul çıkışında buraya uğrarım. Kışları da sokakta görsem selam vermem, görmezden gelirim.
O kadar ilgimi çekmez burası kış mevsiminde.
Bu mekanla tanışmamı sağlayan kişi Marko’dur. Marko’yu nerden tanıdığımızı bilmiyorum ama Marko Beyoğlu’nda her dönem farklı barlarda çalışır, biz de o nerede çalışıyorsa gider orada takılırdık. Bonema’yı Marko aracılığıyla öğrendim. Sonra Marko gitti, ben orada takılmaya devam ettim. Marko geri geldi, tekrar gitti, yine geldi… Ben gittikçe bazı görürüm bazı görmem. Bonema’da Marko değişir ama çıkmaz sokağa dizdiği masalar değişmez. Beni tavlayan da budur zaten. Sokakta oturmanın keyfini yaşarken yanımdan zırt pırt birileri geçmez. İkinci güzelliği de aynı çıkmaz sokağa kurulmuş bir çaycı olmasıdır. Çaycı ve barın sahibi aynı olduğu için masanda istersen çay kahve istersen bira içersin. “Çay içelim”ci ve “bira içelim”ci iki insanın beraber oturabileceği ender yerlerden birisidir.
2010 yaz okulumda yine Bonema’nın çıkmaz sokağında otururken neredeyse tüm Dünya Kupası maçlarını karşımda duran kebapçının 37 ekran televizyonundan takip etmiştim. Final maçında çıkmaz sokağa koca bir TV getirmişler ama ben Kadıköy’de bir arkadaşımın ofisinde izlemiştim.
“Bir bira içip kalkacağım.” diye oturduğum mekanda arka arkaya arkadaşlarla karşılaşıp masa nüfusunun 15’i aştığı, gece barı kapatıp birinin evinde sızdığım çok olmuştur. Güzel tesadüf
yaşamak istediğim günler (Hemen hemen hergün.) Bonema’ya giderim.
Nasıl Ulaşacağım: İstiklal’de yürürken solda T-Box’ı görünce sokağa gir, sokakta Balkan Lokantası’nın karşısındaki sokağa gir. Çok az ilerde solda. Thales ve tüm ucuz türkü barların olduğu sokak.

3 Numara

Teachers Pub / Kadıköy

Bu fotoğrafı da google’dan buldum. Akşamları bu sakinlikten eser yok tabii.

Teachers’ı dışardan çok kez görüp asla içine girmemiştim. Adı yüzünden olsa gerek hep orta yaşlı mekanı gibi gözükmüştü bana. Bundan birkaç ay önce arkadaşlarımın peşinden Jameson içmeye Teachers’a gittim. O gece ilk görüşte aşkı iki kere yaşadım. Önce Teachers’a sonra Jameson’a aşık oldum. Teachers gerçek bir korsan barıydı. Bugün korsanlar var olsa uğradıkları yer Teachers’a çok benzerdi. (Somalililer’in alkolle arası nasıl bilmiyorum.) İçerde çalan tüm müzikler marş formunda. Çoğunu bilmiyorum ama ilk dinleyişte eşlik edebileceğinizi hissettiren türden sertçe şarkılar. (Çok çirkin anlattım, kotaramadım cümleyi bir türlü. Kendimden tiksindim.) Bir örnek var şöyle. Mekanda Jameson içmek farzdır. Yoksa mekanın tadı alınmaz. Barlar sokağına göre ucuzcadır.

Nasıl Ulaşmalıyım: Barlar sokağına girer girmez solda. Rexx’in karşısında.
2. Numara

Sakızağacı Meyhanesi / Beyoğlu

Fotoğrafta Sakızağacı’nda bir dostlar meclisi görüyoruz. Fotoğraftaki kızımız Fransa’da. Kendisi ziyaretimize geldikçe buraya gelir, ziyaretini kutlarız.

Buranın adı aslında Sakızağacı Meyhanesi değil. Ne olduğunu geçen haftaya kadar bilmiyordum. Salkım Cafe mi ne öyle kötü bir ismi var. Burası bizim için Sakızağacı Meyhanesi. Hemen karşısında Sakızacağı Taksi Durağı olduğu için öyle… Mekanın bir tabelası yok. Girişi küçücük bir merdiven. Fark etmek epey zor. Bu yüzden oldukça kemik bir kadrosu var. Bu meyhane, bir meyhaneden beklediğinz en standart özelliklerden fazlasını taşımıyor. Sevmemin sebebi de muhtemelen bu. Düşük volume Türk sanat müziği, rakı, standart mezeler. Yazın gittiğinizde güzel bir Tarlabaşı manzarası. (Fotoğrafta arkamızda kalan.) Tarlabaşı’nın amına konmadan uğranması gereken yerler arasında. Hemen her meyhanede karşılaştığımız sarhoş müşteriyi sikmek politikasından uzak durmaları da takdir edilesi.

Ulaşmak Nasıl: İstiklal Caddesi’ne girince hemen sağ paraleldeki sokağa girilir. O sokağın adı Süslü Saksı Sokak. Süslü Saksı Sokak boyunca yürünür, küçükçe bir meydana varılır. Meydanda sağınızda Sakızağacı Taksi Durağı var, solunuzda da bir kebapçı. (Kebapçı da bilahare güzel.) Kebapçının solundan yükselen daracık merdivenleri bulup tırmanmak gerekiyor. Tırmanınca meyhanemize varmış oluyorsunuz.
1. Numara

Misket Şarapevi / Beşiktaş

Misket’te doğum günü kutlarken.

Bu mekanı seneler evvel, Baba Zula, Kökler albümünü çıkarttığında duymuştum. Roll Dergisi, şukela bir söyleşi yapmıştı. Söyleşide bir kutuda Murat Ertel’in açtığı bu şarap evinden bahsediyordu. İnternette arayıp hiçbir şeye ulaşamamıştım. Misket Şarapevi değil Misket Winehouse yazsam ulaşacakmışım. Ulaşamadım… Ben de kafayı kırdığım bir gün Beşiktaş’ı sokak sokak gezip bu mekanı aradım. Sabah çıkıp pek bilmediğim Beşiktaş’ın her sokağını gezmiştim. Akşam vakti artık pes ettiğim anlarda kapının üzerinde miniminnacık yazan misket yazısını gördüm. Bugün irice bir tabelaları var. Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler.
Misket’in şahsına münhasır taraflarını sayayım: Öncelikle kendi yaptıkları şarapları satıyorlar. Şarabın tadı aromalı maromalı, kimi insanlar hiç sevmiyor ama ben bayılıyorum. Dünyaları içsen de ertesi gün sıfır baş ağrısı. Bir de Jagermeister gibi hiüç farkettirmeden çok fena sarhoş yapıyor. İkinci özelliği inşasının bir kuleye benzemesi. Her katta 7-8 kişinin takılabileceği kadar yer var ve 5 katlı falan olsa gerek. Başbaşa oturmak, rahatça muhabbet edebilmek için ideal. Şaraplarının afrodizyak etkiler taşıdığına dair bir teorim de var. Benim teorim ama… Eskiden Murat Meriç burada efsanevi Türk-İş Funk partileri düzenlerdi. Başka yerlerde devam ediyor ama efsanenin doğduğu yer burasıdır.

Ulaşmam İçin Gerekenler: Bunu anlatmakta hep zorlanıyorum. Balık Pazarı’na geldin ya. Balık Pazarı’nın sağından yukarı doğru yürü. Ahtapot Balık Lokantası falan var birsürü balık lokantasının yanından çıkıyorsun. Kız yurdu var oralarda. Kız yurdunun yanında. Bulamazsan kız yurdunu sor.

Etiketler

Yezd

Bu da bilgisayarda paslanacağına burada dursun bir Yezd yazısı.

Batıdan doğuya otobüsle İran seyahati. İstanbul’un Aksaray semtinde başlıyor, Gürbulak’ta sınır değiştirip Tebriz, Tahran, Kazvin, İsfahan’ı gezip Yezd’e varıyor. Bir terslik çıkmazsa son durağımız Şiraz olacak. Terslik hep oluyor ama Şiraz’a varabiliyoruz. Biz 4 kişiyiz, yolculuğun 11. günü, 3500. kilometresi ve 5. şehri.

İsfahan’da geçirdiğimiz üçüncü günün sonunda otobüse atlayıp sabaha karşı Yezd’deki otogara varıyoruz. Vardığımız her şehirde yaptığımız gibi burada da tulumları açıp otogarda biraz kestirip günün başlamasını bekliyoruz. Arkadaşlarım uyuyor, ben de otogarın bekleme salonunda sağı solu izlerken Ali’yle tanışıyorum. O kız arkadaşının gelmesini, ben arkadaşlarımın uyanmasını bekliyorum. Biraz muhabbet ediyoruz. Sık sık Ölüdeniz’e gelip yamaç paraşütü yaparmış. Sonunda arkadaşlarım uyanıyor, bu arada Ali’nin kız arkadaşı da geliyor. Ayrılmadan önce Ali bize otelini göstermek istiyor. Önce reddediyoruz, sonra ısrarları üzerine nezaketen kabul ediyoruz. Tanışık olduğumuz için bize arkadaş fiyatı çekiyor. Bizim için gayet lüks oteli için bitli otellere verdiğimiz kadar bir para istiyor ama yine de kabul edemeyiz. Yezd’de konaklayacağımız yeri gelmeden çok önce seçtik. Sessizlik Kuleleri.

Yezd bir çöl şehri. Bunu yalnızca sıcağıyla ve kumuyla hissettirmiyor. Yezd’deki tüm evler, dükkânlar, hanlar, camiler çöl renginde. Sıvasız kerpiç evler yeryüzüyle yekpare gibiler. İnşa edilmemiş de yeryüzünden yükselmiş gibi duruyorlar… Bu hardal sarısı şehir, insana Mardin’i hatırlatıyor. Herhangi bir sokağından içeri dalıp nereye gittiğini bilmeden gezmek de Mardin’de olduğu kadar keyifli. Tüm evlerin tepesinde yaklaşık 2 metre yüksekliğinde kutu gibi bacalar var. İsimleri bad-gir. Bad-girler Yezd’in doğal klima sistemleri oluyor. Rüzgârı alıyor, bacasında şöyle bir dolaştırarak bir şekilde soğutuyor ve evin içine veriyor. Bagh-e Devlet Abad binasında 33 metre yüksekliğinde bir bad-gir varmış ama görmeye gitmedik. Bunun yanında suyun kendi kendine soğumasını sağlayan kümbetleri de mevcut. Kısaca Yezd, çöl sıcağıyla en doğal şekilde mücadele etmeyi öğrenmiş.

Burada Sessizlik Kuleleri’ni biraz anlatmak lazım. Gerçek isimleri Dakhme. Ölen kimseleri gömmenin toprağı, yakmanın da havayı kirleteceğine inanan Zerdüştler, ölülerini etçil kuşların yemesi için bu kulelere bırakıyorlar. Kulenin tepesinde kuşlar, ölüleri yemeye gözlerinden başlarlarmış. Muhtemelen orası bir çöl, göz de en sulu organ olduğu için. Kulede bekleyen rahip ilk olarak hangi gözün yendiğini görmek için kenardaki delikten olanları izlermiş. Önce sağ göz yenirse merhumun huzurlu bir yere, sol göz yenirse azap dolu bir yere gideceğine inanırlarmış. Uzun zaman önce (Konuştuğum ve okuduğum her yerden farklı tarihler duydum. 1940 – 1970 yılları arasında bir gün.) Sessizlik Kuleleri’nin kullanımı yasaklanmış. O günden beri Zerdüştler, ölülerini kulelerin hemen kıyısındaki mezarlara gömüp toprağı kirletiyorlar.

Şehir meydanında biraz vakit geçirip Zerdüştlerin tapınağı olan Ateşgede’ye geçiyoruz. Yezd’de 500.000’e yakın Zerdüşt yaşıyor. Tapınakta 470 yılından beri hiç sönmemiş bir ateş var. Rahipler her gün belli saatlerde bu ateşi tekrar tekrar besliyorlar. İçeride bu ateşten ve hiç sönmediği bilgisinden başka ilgi çekecek bir şey yok. Zerdüştlerin kutsal kitabı Avesta’dan pasajlar parça parça duvarlara asılmış. Şöyle bir bakıp çıkıyoruz. Ramazan olduğu için tüm lokantalar iftara kadar kapalı. Bakkala, fırına uğrayıp yanımıza yiyecek bir şeyler alıp otobüs durağına gidiyoruz. İki belediye otobüsü değiştirip Yezd’e geliş sebebimiz olan Sessizlik Kuleleri’ne varıyoruz.

Otobüsten iniyoruz, iki kule de tüm heybetiyle karşımızda duruyor. Yalnız saat öğlenin 12.00’si hava da 40 dereceye yakın. Güneşin biraz eğilmesini beklememiz gerekiyor. Karnımız acıktı ama dediğim gibi iftardan önce açık lokanta bulmak imkânsız. Tenha bir köşe bulup azığımızı açıp yemeye başlıyoruz. Derken önünde oturduğumuz apartmandan bir kadın çıkıp yanımıza geliyor. “Aman çok ses yaptık, ayıp ettik ortalık yerde yemek mi yenir?” derken kadın hiçbir şey söylemeden koca bir kâse tatlıyı verip gidiyor. Tatlının üzerine tarçınla “Allah” ve “Ali” yazmış. Tatlının ne olduğunu çıkartamadık ama yeşil renkliydi ve tadı biraz keşkülü andırıyordu. Ne olduğunu pek önemsemeden onu da yiyoruz. Derken öğlen güneşi inmeye başlıyor ve kulelere doğru yürüyoruz. Karşımızda iki tane kule var. Yüksek olanı seçip tırmanmaya başlıyoruz. Kısa ama dik bir tırmanıştan sonra tepeye kuruluyoruz. Hava kararana kadar turist kafileleri ve şehirde rahat edemeyen sevgililer gelip gelip gidiyorlar. Gece kulede uyuyacağımız için iyice sahiplendik. Biz kulenin sahipleri, diğer ziyaretçiler de misafir gibiyiz. Tatlının kalanı, hurma, ekmek, su, kavun her gelene bir şeyler ikram ediyoruz. Sonra güneş batarken son bir misafir geliyor. Arabasını kenara park edip kulenin eteklerine oturup bir uzun hava tutturuyor. Yarım saat boyunca durmaksızın söylüyor. Biz tepede kendimizi fark ettirmeden onu dinliyoruz. Onu buraya atan dert neydi? Onu izlediğimizi fark etti mi? Gitsem dertleşmek ister miydi? Hiçbirini bilemedim. Biz çıt çıkarmadan yarım saat boyunca onu dinledik, o da yarım saat boyunca dinlenmeden söyledi. Yarım saatin sonunda türkü bitti, arabasına atlayıp geldiği yönden gitti.

Derken hava karardı. Yezd’e gelmeden evvel İsfahan’da çadırımızı kaybettiğim için gece yalnız tulumlarla idare edeceğiz. Duvar dibinde korunaklı bir yere tulumları serip yatıyoruz. Gece boyunca çöl kendini hissettiriyor. Uğultu, sert rüzgâr, ağzımıza burnumuza dolan kum… Gece bayağı zor geçiyor. Bir şekilde sabahı ettikten sonra konuşuyoruz, dördümüz de gece kâbus üstüne kâbus görmüşüz. Gecenin şartlarının zorluğundan mı yoksa mekânın geçmişiyle mi ilgiliydi bilemedim.

Sabah tekrar misafirler geliyor. Bu sefer en ilginci bir tekvandocu ve fotoğrafçı oldu. Sabahın ilk ışığını ve Yezd manzarasını kullanmaya gelmişler. Biri havaya uçan tekmeler savuruyor, öteki fotoğraflarını çekiyor. Tekvandocu ve fotoğrafçıyla biraz muhabbet ettik, birkaç fotoğrafını da biz çektik. Sonra bir Japon turist kafilesi, bir çift sonra biz de kuleden indik. Farklı bir şey var mı diye öbür kuleyi de kısaca ziyaret edip şehre dönmek üzere kuleleri terk ettik.

Azığımız gece tükendi, şimdi karnımız aç. Sağa sola bakınırken öğlen vakti mümkün olmayan şekilde bir yerden kebap kokusu geliyor. Kokuyu takip edip bir pasajın içine giriyoruz. Bir lokanta girişini brandayla kapatmış ama kokuyu engellemek mümkün değil. Harıl harıl çalışıyorlar. İftar vaktinde büyük bir davet verilecekmiş. Önce yemek vermek istemiyorlar “Seferi seferi.” diyince kabul edip önümüze kebapları diziyorlar. Karnımızı doyuruyoruz, hesabı istiyoruz, kabul etmiyorlar. Ne kadar ısrar etsek de hesabı ödetmiyorlar. Karnımız tok, keyfimiz yerinde, şehir merkezine doğru yol alıyoruz.

Şehirde sokakları gezmenin keyifli olduğundan bahsetmiştim. Şehir merkezine dönünce sırtımızda çantalarla sokaklara dalıyoruz. Bad-girlere bakıp havayı nasıl soğutabileceğini anlamaya çalışıyoruz, sonuç alamayınca dolaşmaya devam ediyoruz. Mahalle maçı yapan çocukların topuna dalıyoruz. Karşılıklı birkaç penaltı atışıyoruz, yaşımızın olgunluğuyla gol yemeyi ihmal etmiyoruz.

Şehirde bir de Su Müzesi var. Yezdliler’in geliştirdiği “Qanat” denen yer altı su kanalları anlatılıyor. Qanatlar 2000 yıldır kullanılıyormuş. İran’ın geri kalanında da kanal açma işlerinde Yezdliler bir numaraymış. Bir çöl şehrinde su müzesi hem ironik hem de anlamlı… Caddede geziyoruz. İran’da gezdiğimiz her şehirde büyük bir kapalı çarşı var. Yezd’de ise büyük bir tane yerine bir sürü küçük pazar mevcut. Tüm caddeler ve pazarlar zanaatkâr dolu. Demircisi, marangozu, şeker imalatçısı, üstüpü toptancısı… Hepsi işini yüzyıllardır yapıyormuş gibi gözüküyor. Hepsi dükkânına ya da atölyesine benzemiş. Ağır ağır işlerine bakıyorlar. Çöl seven bir insan olduğum için gereksiz anlamlar yüklemiş olabilirim ama şehirde yaşayan herkes sanki çok sabırlı, çok bilge gibi geldi. Muhtemelen abartıyorum ama yine de ayrılırken gönlüm Yezd’de kaldı.

Etiketler , , , , ,

Jaisalmer

Bir yarışma için hazırlamış ve yarışmanın deadlineını kaçırmıştım. Bilgisayarda paslanacağına burda dursun bari.

Hindistan’a dört arkadaş elimizde spiral şeklinde bir rotayla ayak bastık. Gidilmeden olmaz şehirleri ve kişisel olarak görmek istediğimiz şehirleri sıralayıp, Mumbai’dan güneydekileri silince geriye bu rota kalıyordu. 15 günlük bir İran gezisinden yeni çıkmıştık. Onun yorgunluğu üzerine Delhi’de gördüğümüz kalabalık ve gürültüyü çekemeyeceğimizi kısa sürede anlamıştık. Rotaya baktık ve sırada Delhi kadar olmasa da kalabalık şehirler sıralanmış bekliyorlardı. Jaipur, Agra, Varanasi… Şehirleri atlayıp kendimizi doğaya vurmamız şarttı ama nereye gidecektik? Hepimizin gitmek istediği yer kendi kafasında netti. Yalnız bunu ötekilere anlatmak biraz zordu. Upuzun müzakerelerin sonunda hiçbir yere varamadık ve dörde bölündük. Ben çöle gitmeyi seçtim. Bu da çöl gezimin hikâyesi. (Merak edenler için diğer üç arkadaşlarımdan Su Goa’yı, Boğaç Nepal’i, Cengiz de eski rotayı takip edip turistik yerleri seçti.)

Hindistan’a ayak bastığımdan beri çöl ve deve sayıklıyordum. Ömrümde çöl görmedim. İlk kez görecektim. Ufuk çizgisine kadar pas parlak, sapsarı, yakıcı ortamı görmek fikri içimi kıpır kıpır etmeye yetiyordu. Deveye gelince, Camel içmeyi severim, Camel grubuna bayılırım hatta Eski Camel diye bir müzik grubu kurmayı bile denemiştik. Şekline, sabırlı görünüşüne, upuzun adımlarına, baygın bakışlarına… Deveye de çöle de sevgimi anlatmam güç, sebebini açıklamaya çalışmam imkânsız.

Jaisalmer’e tek tren Jodhpur’dan sabaha karşı beşte geliyor. Tüm otellerin toutları* o saatte istasyonda bekliyorlar. Ben henüz Jodhpur’dan trene biniyordum ki bir çocuk kolumdan tutup Jaisalmer’e mi gittiğimi sordu. Elime bir otel broşürü tutuşturdu. “Jaisalmer’de abim bekliyor. Ona senden bahsedeceğim. Gidince otelimize bir bakmaz mısın?” dedi. O an tek isteğim ranzaya yatıp uyumaktı. Çocuğu bir an önce başımdan savmak için “Olur olur.” diyip içeri girdim. Elime tutuşturduğu kataloga bakmamıştım bile. Şöyle bir baktım da gayet güzel bir otel. Dış mekan fotoğrafında otelden mutlu mutlu ayrılıp el sallayan yaşlı insanlar var. Odaların fotoğrafı gayet ferah, geniş, konforlu gözüküyor. Fiyatı da şu ana kadar kaldığım her otelden daha ucuz. 100 rupi (2$). Katalogda bizi kazıklamayı kesinlikle istemediklerini, otelcilik işini gönülden yaptıklarını anlatıyorlar. Yalnız yazı imla hatalarıyla dolu. Böyle güzel bir otelin katalogunun böyle özensiz olması garip geliyordu ki karşı ranzamdaki Hollandalı adam beni uyarıyor. Otelin tepesindeki tabelaya biraz dikkatli bakınca photoshop olduğu anlaşılıyor. Epey de kötü bir photoshop. Muhtemelen internetten toplanmış fotoğraflarla yapılmış. Katalogu kenara koyup yatıyorum. Benim kafam uyumaya çalışırken edebi cümleler kurar. “Trenim son hızla Jaisalmer’e gidiyordu. Oysa o çocuğun abisine attığı mesaj kadar hızlı olmamız mümkün değil.” ayarında bir cümle geçti. Sonra uyumuşum.

Gürültüyle bir hengamenin içine uyandım. Tren istasyonu pazar yeri gibi. Toutlar, tuttukları turisti arabaya, rikşaya ne bulurlarsa ona bindirip otele götürmeye çalışıyorlar. Trenden dışarı ilk adımımı atarken koluma Jodhpur’da otel katalogunu veren çocuk yapıştı. “Yok gelmeyeceğim, vallahi gelmem, hayatta gelmem. Hem sen burada olmayacaktın. Abin nerede?” diye diye zor da olsa çocuğu atlattım. İstasyonda kolumdan zorla çekenler, “Şuradaki kız seni çağırıyor.” diyip arabasına bindirmeye çalışanlar… Uyku mahmurluğuyla o keşmekeşin içine dalmak travmatikti… Jodhpur’da çocuğun bana uzattığı sahte katalogun aynısından burada bir kişi daha uzatıyor. Yalnızca tepedeki otel ismi ve otelin dış fotoğrafındaki katalog isimleri farklı. Üzerimdeki mahmurlukla saçma bir şey yapmayayım diye köşeye siniyorum. Bu adamlardan neden zebellah gibi kaçtığımı merak edebilirsiniz. Eninde sonunda ben de bunlardan birinin götürmeye çalıştığı otele kendim gideceğim. Toutlara her bulaştığımda epey fena kazıklandım. Hindistan’da ilk öğrendiğim şey bu adamlardan uzak kalmam gerektiği oldu. Hem otelimi daha gelmeden önce internetten seçmiştim. Yerini de bulabilirmişim gibi geliyor. Neyse ben bir köşede kendi kendime beklerken turist kapanlar turistiyle gitti, kapamayanlar eli boş döndü ve ortalık yatıştı. Cehennem gibi istasyon on beş dakika içinde bomboş kaldı. Saat sabahın beş buçuğu ben çantamla istasyondan çıktım ve karşıda açık gördüğüm lokantaya gidip yiyecek bir şeyler sipariş ettim.

Hindistan’ın yemeklerdeki acı problemi herkesin malumu. Bir Hataylı olarak taddaki acı bana çok koymuyor da midemle ilgili problemlerim var. Buranın acısı özellikle sabahları gastritimi fena azdırabiliyor. Acı olmadığını bildiğim samosa böreklerinden üç tane sipariş ediyorum. Pişmesini beklerken saat altıyı buluyor. Bir bardak ananas suyuyla hüpletip yola çıkıyorum. Önce Gadisar Gölü’nü, sonra göl kenarındaki Gadisar Kapısı’nı sonra da Mystic Jaisalmer yazan oteli bulup içeri giriyorum. Kapıdan girince karşınızda kalan duvara koca harflerle “This being human is a guesthouse.” diye başlayan bir metin var. Altında da imza olarak Rumi… Otel sahibi Ashraf Ali’yle muhabbete başladık. Türkiye’den geldiğimi öğrenince inanılmaz seviniyor. İran üzerinden geldiğimi öğrenince bir kez daha seviniyor. Ben fiyat sormak, oda görmek falan isterken beni konuşturmuyor. Mevlana’dan, Nasreddin Hoca’dan, Şems’ten, Hafız’dan bahsediyor. “Tamam diyorum. Bana bir oda göster, biraz uyuyayım, akşam yemeğinde doya doya muhabbet edelim.” Dediğim gibi ben uyandıktan sonra muhabbete başlıyoruz. Otelin girişinde yazan Mevlana alıntısını görmüştüm ama bir kez de o gösteriyor. Gece geç oluyor. “Ben damda yatsam olur mu?” diyorum. Kabul ediyor. Damın fiyatını soruyorum “Sana bedava.” diyor. Uyku tulumumu alıp dama çıkıyorum.

Jaisalmer’de pek çok evin damı salonu gibi… Kahvaltı damda, akşam yemeği damda, yemekten sonra kerahat vakti damda geçiyor. Benim karşı damımda Sikh bir aile var. Çocuklarını bile damda yıkıyorlar. Bu arada Ashraf’e odada değil sürekli burada yatmak istediğimi söylüyorum. Hemen yanımda da bir baz istasyonu var. Baz istasyonu kargaların kamusal alanı. Sabah güneş doğmadan az evvel yanımda gaklayarak beni uyandırıyorlar. Güneşin doğuşunu izleyip, başka bir saatte asla sessiz bulamayacağım sokağın sessiz haline bakıp geri yatıyorum. Kargalardan bir tanesinin resmen dağınık saçları var. Her sabah aynı yere konuyor. Her sabah beni onun uyandırdığına inandırdım kendimi. Emin olamıyor tabii insan. Öbür kargalardan biri uyandırıyor da olabilir ama ben kendimi en çok dağınık saçlıya yakın hissettim…

Şehir merkezindeki birkaç turistik noktayı şöyle bir gezdikten sonra deve safarisi bakmaya başladım. Sizi ciple alıyorlar. Yol boyunca turistik 5-6 noktada gezdirip son durak olarak Sam Sand Dunes denen çöle götürüyorlar. Çölde konaklayabilir ya da gece dönebilirsiniz. Yalnız bu safariyle ilgili biraz problemlerim var. Aşık olduğumu söylediğim çölün ve develerin turist mezesi olması biraz canımı sıkıyor. Bir yandan da görmek için delirdiğim şeyler var. Sömürülmelerine göz yummakla görememek arasında gidip geliyorum. Kafamda gelgitlerle meydanda gezinirken bir tabela gözüme çarpıyor: “Desert Bikes For Rent”. Hemen dükkâna dalıp fiyat öğreniyorum. Tek bir problem var. Ömrümde hiç motosiklet kullanmadım.

Kafamda planı kuruyorum. Motoru kiralayacağım dükkânda adamların dikkatini çekmeyecek kadar bilsem yolda zaten öğrenirim. Tüm gün boyunca sokakta motor kullananları izliyorum. Neyse ki bolca var. İlk çalıştırma anını, gaz vermeyi, kalkışı bayağı bir gözlemliyorum. Bu arada karnım acıkıyor ve kafe gibi gözüken bir yere doğru yürüyorum. Önünde durduğum dükkânın ne olduğu dışarıdan ne olduğu tam olarak anlaşılmıyor. Ben öylece bakarken bir motor önümde durup

-Aradığın dükkân burası değil. diyor.

-Ben ne arıyorum ki?

-Güven bana. Daha üç ay önce açıldılar ve ondan fazla şikayet var.

-Ne şikayeti kardeş ne satıyorlar?

-Kurabiye.

-Kurabiye mi?

-İçmek için. (Drink değil smoke.)

-Heaaaa. Tamam da yok ben içmeyeceğim de senin motorla biraz gezsek bir tur atsam olur mu?

Teklifim kabul edilmiyor ve ayrılıyoruz.

Birkaç saat daha motorcu izleyip motor kiralama dükkânına gidiyorum. Hindistan’da satıcılara karşı ciddi güvensizlik var. Haksız bir güvensizlik değil. Epey kazıklıyorlar. Satıcılar da bir deftere memnun müşterilerden kendi dillerinde memnuniyetlerini dile getirmelerini istiyorlar. Bu iş bizim de işimize yarıyor. Kendi dilinde yazı yazan eski müşteri, yalnızca memnuniyetini değil uyarılar da yazıyor. Motorcu adam defterdeki tek Türkçe yazıyı bulup gösteriyor. Erdem diye biri 2006’da yazmış. “İlk bakışta puştluk yapacakmış gibi gözüküyor ama güvenilir bir adam. Yalnız geceleri motoru bana bırak derse bırakmayın benzin çalabilir.” yazmış.

Yarım saatliğine motor kiralıyorum. Çalıştırma anını tekrar tekrar izledim. Bence becerebilirim. On yaşında bir Honda seçiyorum. Yenileri de var ama fiyatı kiraladığımın bir buçuk katı. Çok para bayılmanın lüzumu yok. Sağ taraftaki pedala sertçe basıp aynı anda sağ taraftaki kolu çevireceğim. Deniyorum olmuyor. Adam da motorun kötü olduğunu düşünmemden korkup o çalıştırıp bana veriyor.

Şehir merkezinde gezmeye başlıyorum. Daracık sokaklar, karşıma çıkan inekler, ters yönden gelen rikşalar… Trafikte korna çalan herkese anavrat küfreden ben elimi kornadan çekemiyorum bile. Yarım saat içinde 5-6 kez motoru istop ettirip yol ortasında kalakaldım. Her seferinde de çaresizliğimi gören birileri gelip yardım etti. Her yardımda bir şeyler kaptım. Yarım saatin sonunda motoru teslim ettiğimde “Yarın 24 saatliğine kiralıyorum.” Diyecek özgüvene sahiptim. Kafamda tüm gün aynı şarkı dönüyordu. “I’ve been through the desert on a horse with no name. ‘Cause in the desert you can’t remember your name.”** Ben de yarın on yaşındaki adsız atımı alıp çöle doğru süreceğim.

Geç saate kadar şehir merkezinde mala mal gezip vakit geçiriyorum. Tam meydandan otele dönmeye niyetlenmişken sabah konuştuğum motorlu tekrar önüme kırıyor. “İşte aradığın dükkân burasıydı.” diye bir yer gösteriyor. Adı Lassi Shop***. Küçücük bir dükkân. Mekanın önünde yaşadığım dört dakikalık kararsızlıktan sonra içeri dalıyorum. Bir adam gelip önüme bir fotoğraf albümü koyuyor. Hikaye aslında şöyleymiş: Bizim Sultanahmet’teki Puding Shop gibi Jaisalmer’de de hippilerin uğrak yeri olan Boungh Place diye bir yer var. Hindistan hükümeti alternatif tıbbı tanıyor. Burası da alternatif tıp merkezi adı altında marihuanalı kurabiye, marihuanalı lassi ve marihuana satıyor. 60’lardan beri açık olan dükkânın ismini nasıl oluyorsa üç sene önce başka birileri satın alıp Boungh Place ismiyle kendilerine bir yer açıyorlar. Adamın bana verdiği fotoğraf albümünde albümde mekanın eski fotoğrafları ve 60’lardan beri gelenlerin yazdığı mektuplar vardı. Benim içinde olduğum dükkân da adını Lassi Shop yapıp tekrar tutunmaya çalışıyor. Bir menü uzatıp “Özel olanından istersen fiyatı ikiyle çarpılıyor.” diyor. Bir bardak tuzlu özel lassi söyleyip kafama dikiyorum. İkinciyi istiyorum ama vermiyorlar. “Acele etme bir saat sonra çarpar.” diyor ama 2-3 saat sonunda şöyle hafifçe bir çarptı. Bu arada otele çok hoş iki tane Alman kız gelmiş. Çay içip muhabbet etmeye damıma çağırıyorum.

Kızlar Daarjelling’e gideceklermiş. İkisi, otelin deve safaricisi Cicey (Okunuşu Cicey, yazılışı nasıl bilmiyorum.), Ashraf ve ben uzun uzun muhabbet ediyoruz. Kızlar her yaz geldikleri Alanya’yı anlatıyor, ben İran’ı anlatıyorum, Ashraf Tac Mahal’in arka bahçesinin ön taraftan çok daha güzel olduğunu anlatıyor… Bir ara herkes Cicey’e dönüyor. Anlatırken sıra gözetmiyorduk tabiî ki ama bir an herkes sıranın Cicey’e geldiğini hissedip ona dönüyor. “Çöl benim Türkiye’m.” diyor Cicey. “Çöl benim Almanya’m, Danimarka’m, Daarjerlling’im her şeyim. İnsanlar geliyorlar, onları çölde gezdiriyorum. Geceleyin yıldızları izleyip bana geldikleri yeri anlatıyorlar. İsrail’den geldim, İtalya’dan geldim, İngiltere’den geldim deyip ülkelerini anlatıyor. Kimisi ülkesinden söz etmiyor gezdiği yerleri anlatıyor. Dünyanın bütün ülkelerini çölde dinlemişimdir. Çöl benim dünyam.” Rajhastan’ın dışına ömründe bir kez çıkmış. Delhi’ye gidip iki gün kalıp geri dönmüş. Sonra Cicey bize “çöl kahvesi” denen kahveden yapıyor. Kahvenin içine baharatlar, biberler ne bulursa katıyor. “Çölde soğan katanı bile bulursun.” diyor. Baharatlı kahve nasıldı? Güzel diyemem, kötü de diyemem. Ölmeden denenmesi gereken, denenmese hiçbir şey kaybedilmeyecek, denense de bir daha asla içilmeyecek yüzlerce şeyden bir tanesi gibiydi.

Sabah yine kargamla güneşten evvel uyanıp kendime yolluk yaptırıyorum. Geceden teslim aldığım motora atlayıp yola çıkıyorum. Motorcudan bir çöl yolu haritası almıştım. Ashraf de geceleyin harita üzerinde bana bir rota çizip gitmem gereken yerleri işaretledi. Tulumumu ve yolluğumu motorun arkasına bağlayıp sabahın ilk ışığıyla yola çıkıyorum. Şehrin hafifçe dışına çıkınca boş yolda yaldır yaldır gidiyorum. Motorum son gazla 80 km hız yapabiliyor. Amar Sagar denen yarısı göle batmış mükemmel bir köy kenarında kahvaltımı yapıyorum. Çapatiye**** sarılmış muzumu yiyip gölü izliyorum. Tekrar yola çıktığımda köylü kadınlar uzaktan bana bağırıyor. Yanlarında durduğum anda onlarcası uzaktan koşup yanıma geliyor. Hepsi etrafımı sarıp CHOCOLATE CHOCOLATE diye bağırıyorlar. Elimdekileri veriyorum, hepsi kapışıyorlar. Sonra biri motorun kenarına bağlı yolluk poşetini koparıp kaçıyor. Bir anda yemeksiz kaldım. Biraz ilerde de çikolata isteyen çocuklar karşıma çıkınca “Ellerim bak boş kaldı.” hareketi yapıyorum.

Yola devam ederken develer hakkındaki politikamın ne kadar doğru olduğunu kendime doğruladım. Bir ovaya saldıkları develer kaçamasın diye iki ön ayağını birbirine bağlamışlar. Hayvanlar adım atabiliyorlar ama küçücük adımlar atabiliyorlar. Böylece hayvanın ovada gezmesine izin verip uzaklaşmasını engellemiş oluyorlar. Ayakların arasındaki ipi çakımla kesmeyi düşündüm ama ben ayaklarına eğilmişken korkarlar, üzerime basarlar diye korkup vazgeçtim. Motorumu 6-7 denemede zar zor çalıştırıp yola devam ediyorum. Yanımdan geçerken adres sorduğum bir adamla yan yana yola alıp bağıra bağıra muhabbet ediyoruz. —–NERELİSİİİN?

-TÖRKİİ!

-TOKYO MUU?

-YOK YOK TURKİİİ! (Aynı yanlış anlaşılmayı on kere yaşamışımdır. Törki diyince anlamıyorlar Turkii demek gerekiyor.)

Biz yan yana giderken bir muson bastırıyor. Motorla giderken yağan yağmur insanın göğsüne göğsüne vurup epey acıtıyor. “Gel benim köye sığınalım.” diyor ve onun köyüne sapıyoruz. Köy bildiğimiz Afrika kabilelerinin yaşam alanı gibi. Samandan yapılmış evler tek oda boyutundalar. Çocuklar etrafımı sarıp beni izliyorlar. Afrika’da kabile ziyaret eden Levi Strauss gibi hissediyorum. Bu arada köye rikşasıyla bir adam geliyor. Köy yaklaşık 10 haneden oluşuyor. Biri beni davet eden adam, rikşayla gelen de yan komşusuymuş. Komşu Müslüman’mış. Benim Müslüman olduğuma inanmıyor. Bildiğim duaları okuyorum, imanın şartlarını sayıyorum. “İstersen akşam gel senin için tavuk öldürelim.”***** diyor. “Yok ben şehre döneyim eyvallah.” diyip motora biniyorum. Üç denememde de motoru çalıştıramıyorum. Çocuklar etrafımı sarıp suratıma karşı kahkaha atıyorlar. Beni çöle getiren adam gelip ilk denemede motorumu çalıştırıyor. Çocuklar daha fena gülüyorlar. İlk gazı verirken motoru istop ettiriyorum ve tekrar çalıştıramıyorum. Adam tekrar gelip benim için çalıştırıyor. Çocuklar etrafımda deli gibi gülüyorlar. Köy Halkı: 2 Yabancı: 0

Güneş eğilmeye başlayınca daha fazla vakit geçirmeden çöle gidiyorum. Varır varmaz safari yapmama kararımı bir kez daha doğrulayıp kendimi takdir ediyorum. Manzara gerçekten iç acıtıcı. Çöl pislik içinde, develer çöplerin arasında müşteri bekliyor. Safari satıcıları etrafımı sarıyor. Ben mutsuz mutsuz çölün içine yürüyorum. Çölde poşetle dolaşan çocuklar içecek satıyorlar. “This like… You want a beer?” diyor. Bir bira alıp kuma oturuyorum. Mutsuz mutsuz çölü izleyip biramı içiyorum. Romanlar “You want gypsy dance?” diye dolaşıyorlar. Hindistan Romanlarının müzikleri, turist çığlıkları, rüzgar uğultusu arasında biramı içiyorum. Seyahatin ilk anından beri beklediğim anın tam içindeyim ama mutsuzluktan ölmek üzereyim… Tabii mutsuzluğumun tek sebebi çölün durumu değil. Sanırım tek başıma gezdiğim için düşünmeye çok zamanım oluyor. Arkadaşlarımdan ayrıldığımdan beri düşünüp düşünüp mutsuz oluyordum ama şu anda tepe noktasındayım. Aynı çocuk bir tur atıp yanıma geri geliyor. “This like… One more beer?” diyor. İkinciyi de içip, A Horse With No Name’i mırıldanıyorum. Şişelerimi ve mutsuzluğumu alıp motoru park ettiğim yere gidiyorum. Üç tane çocuk etrafımı sarıyor. 10 rupi karşılığında bir şey satmak istiyorlar. Ne olduğunu soruyorum eliyle “Nasıl koyduk ama!” der gibi bir hareket yapıyor. 10 rupiye iki paket prezervatif satıyorlar. Devletin bedavaya verdiği prezervatiflerden… Hindistan halkın nüfusunu arttırmaması için epey uğraşıyor. Indira Gandhi döneminde “Vazektomi Yaptır, Transistörlü Radyoyu Götür” kampanyası yapılmış. YouTube’a “India Condom Advertisement” yazarsanız prezervatif kullanımını arttırmak için yapılmış müthiş videoyu da izleyebilirsiniz.

Hava tamamen karardı. Motora atlayıp şehre geri dönüyorum. Gece yolculuk yapmak ayrıca korkutucu. Motorumu tekrar çalıştıramamaktan korkuyorum, benzimin bitmesinden korkuyorum. Motorumu adama içindeki benzinle teslim edeceğim için tam yetecek kadar aldım. Yol üzerinde tek bir benzinci yok. Yoluma bir tane otostopçu çıkıyor ama motoru durdurursam tekrar çalıştıramam korkusuyla onu da almadım. Korku içinde geçen bir yolculuk sonunda şehre varıyorum. Şehre girer girmez motoru kiraladığım adamla karşılaştım. Motoru oracıkta teslim ettim. Yol boyunca yaşadığım korkuları sırtımdan atmanın keyfiyle bir ananas suyu alıp adamla muhabbet ediyorum. Muhabbetten sonra adam dükkânına götürmek üzere motora atladı ama çalıştıramadı. Bozulması korkum yersiz değilmiş ama ben az önce teslimimi yaptım. Olay üzerime kalmadı. Bozulma ihtimalini ya da motorun üzerindeki bir hasarı üzerime atmaları ihtimaline karşı pasaportum yerine akbilimi rehin vermiştim. Olay çıkarsa akbilimi bırakır giderdim.

Motoru teslim edip otele dönerken Lassi Shop’un önünden geçtim. Çalışan adamın selamını alıp içtiğim lassinin pek bir şey yapmadığını söyledim. “Ayıp ettin gel bu sefer bizden olsun. Öncekinden daha sert yapayım.” dedi. Bayağı yorgunum. Yarına söz verip otele gidip kendimi damıma atıyorum.

Sabah yine karga, güneş, sonra karşı komşularla damdan dama çay keyfi derken öğlen ediyorum. Gezilecek yerler gezildi, göle bir kez daha uğrayıp lassicime gidiyorum. Dükkânda başkası bekliyor. Meseleyi anlatıyorum. “Dün senin arkadaşın bana özel lassi ısmarlayacağına söz vermişti.” diyorum “İyi hadi gel yapayım bir tane.” diyor. “Ha bir de geçen sefer pek etkilemedi diye bu sefer extra koyacaktı.” Tuzlu bir lassi geliyor. “İyi kafa yapsın istiyorsan bir kerede dik.” diyor. Fondipleyip kendimi sokağa atıyorum. İki saat sonra kendimi bir kafede oturmuş hayatımdaki problemleri kazıyıp ne kadar pislik, ne kadar korkak olduğumu falan düşünürken buldum. Saatlerce oturmuş kendime saldırmış da saldırmış bana mısın dememişim. Akşamüstü kafeden kalktıktan sonra yüzlerce sarıklı adamı bir parkta bekleşirken gördüm. Sarıklı derken köylülerin taktığı, rengârenk, bedevi stili sarıklar. Protesto hazırlığı olduğu belli. Ellerinde Hinduca pankartlar var. Bir dayı kürsüye çıkıp konuşuyor, herkes alkışlıyor ve yürümeye başlıyoruz. Yolda birisi meseleyi anlatıyor. Şehrin dışındaki çöle dikilen rüzgâr panellerini protesto ediyorlarmış. Ashraf bahsetmişti o panellerden. Özel mülkiyetmiş, adam elektriği kendi şirketi için kullanıyormuş. O da sevmeyerek bahsetmişti zaten. İngilizce bir pankart görüyorum. “Bitki Ve Hayvan Alemini Rahat Bırakın! Ulusal Çöl Kuşu Godovan’ı Koruyun!” Konuştuğum adam turizmden bahsetti ama meseleyi anlayamadım. Turizm çöle zarar verdiği için çöl turizmi mi istemiyorlar yoksa panellerin olduğu bölgede turizm yapılamıyor diye mi protesto ediyorlar çözemedim. İçtiğim lassinin kafası hâlâ benimle, renkli sarıkların arasında yürürken bakıyorum otelin önünden geçiyoruz. Ahaliden ayrılıp otele gidiyorum. Ertesi akşam Bikaner treniyle ayrılmayı düşünüyordum ama şehirde yapacak daha fazla bir şey yokmuş gibi geliyor. Bir haftaya yakındır buradayım. Sokakta gören esnafın “Jaisalmer’e mi yerleştin?” sorusuna bile maruz kaldım. Çok kaldığımdan değil de ortalıkta gezmeyi çok sevdiğimden bence. Yüzümü çabuk eskittim.

Çantamı topluyorum. Son olarak dama çıkıp matımı ve uyku tulumumu topluyorum. Damımdan karşı komşularımın akşamüstü çay keyfine bakıyorum, baz istasyonundan atlayıp teker teker karşıdaki ağaca süzülen kargaları izliyorum, samimiyetimin el göte parmak kıvamına geldiği çalışanlarla vedalaşıyorum. Vedalarla ilgili canımı sıkan bir şey var. “Tekrar gel”ler, “Sık sık konuşuruz”lar, “Ben de memleketime seni beklerim”ler o kadar hızlı yalan oluyorlar ki insan kendi vefasızlığına şaşırıyor. Her yolculuktan sonra iletişimde kaldığım birileri muhtemelen oluyor ama her seferinde inanarak söylediğim bu cümleler ertesi gün bütün anlamlarını yitiriyorlar. Bu cümleyi her gezimde on beş kişiye söylüyorumdur. Sonunda bir kişi ya kalıyor ya kalmıyor. Bence literatüre “Gezgin vefasızlığı” gibi bir terim düşülmeli. Neyse kankalarım hava kararınca beni istasyona bırakıyorlar, Bikaner trenine atlayıp Jaisalmer’i tüketmiş olmanın hazzıyla yola çıkıyorum.

*Tout: Turist avcılarına turistlerce verilen isim.

**America – A Horse With No Name

***Lassi: Hindistan’ın boza kıvamındaki ayranı. Tuzlu, şekerli, muzlu, ananaslı, mangolu, çikolatalı çeşitleri her yerde var. Ayrıca kimi bölgelerin değişik meyvelerle yapılmış yerel lassileri de mevcut.

****Çapati: Yassı bir ekmek. Lavaşın 4-5 kat kalıncası.

*****Cümlenin orjinali: “We can kill chicken for you.”

Etiketler , , , , , , , , , , ,

Show TV’nin internet sitesinde az bilinen müthiş Türk filmleri var. Hepsi az bilinen değil, çok bilinenler de var ama hepsi müthişler.
Tek problem sigara sansürü konusunda sigaraları sansürlüyor olmaları. Ha bir de filmlerin altındaki tanıtım yazıları var. Sakın okumayın çaaat diye filmin sonunu yazmışlar.

http://www.showtvnet.com/turksinemasi/filmler.asp

Favorim Melikşah Altuntaş’tan öğrendiğim Düşman Aşıklar filmi.

Kemal Tahir’in Elinden Gangsterliğin Kısa Tarihi

 

-1910’da Şikago’da olup bitenleri bilemezsiniz. O zamanlar siz henüz doğmamıştınız. O zamanlar Gang kelimesi sadece “ekip” veya “takım manasına gelen masum bir İngilizceydi. Gangster tabiri de henüz icat olunmamıştı. Vilyam Randolf Hörst denen herif de kendisine, sonraları takılan “Gazetecilik Kralı” ünvanını kabullenmiş bulunmuyordu. Bizim Şikago’nun o tarihlerde en büyük gazetesi Josef Patterson tarafından çıkartılmaktaydı. Adı da: Tribün. New Yorklu Hörst Şikago’da bir gazete çıkarmayı, daha beteri, bu gazeteyi tutturmayı aklına koydu. Ekzaminer isimli bir gazete kurdu. Şikago’nun üstünden uçakla geçtiniz mi hiç?
-Geçtim. Ne olacak?
-Geçtinizse bilirsiniz. Bizim Şikago uçaktan bakılınca gayet muazzam bir satranç tahtasına benzer. Sokaklar, caddeler birbirlerine müvazidir. Tribün, şehrin bütün köşe başlarını tutmuş, daha doğrusu bütün sağ köşelere birer küçük satış kulübesi kurmuştu. Bu sebeple Hörst, gazetesine satış yeri bulamayınca yerli rakibine başvurdu. Müvezzilerin durdukları yerlere kulübeleri hakkaniyet dairesinde pay etmeyi teklif etti. Tribün buna yanaşmadı. Ekzaminer eski kulübelerin yanına yeni kulübeler yapmak zorunda kaldı. O sıralarda gazeteler on üç, on dört yaşında çocuklara sattırılıyordu. İki tarafa mensup oğlanlar birdenbire müthiş bir rekabet hissine kapıldılar. Bu his az vakitte boğuşma şeklini alıverdi. Hörst işi tesadüfe bırakacak heriflerden değildi. Müvezzileri korumak için işsiz güçsüz takımından, bileğine kuvvetli bir zibidiyi Mossi Enright adındaki oğlanı para ile tuttu. İşte gangsterlerin piri bu Mossi’dir. Delikanlıya Mossi yani (Miço) denilmesine her zaman iki, üç haftalık sakalla dolaşması sebep olmuştur. Mossi gansterlerin piriydi ama dünya üzerinde gerek gan, gerekse gangster kelimelerinden bile haberi yoktu. Genç yaşında tepelendiği için ölünceye kadar da haberi olmadı denilebilir.
Mossi’nin vazifesi sabahtan itibaren gazetenin satış kulübelerini dolaşmak, seyyar müvezzileri kollamak, zora düşenlere yumruğuyla yardım etmekti. İlk günlerde hiçbir müşkülle karşılaşmamıştı. Çünkü kendisi yirmi yaşındaydı. Karşısındakilerin ise en büyüğü on beşinde bile yoktu.
Fakat bu kolaylık az sürdü. Tribün de paçaları sıvadı. Moe Ananberi isminde bir zıpırı derhal angaje ederek Mossi’nin üstüne saldı. Bu suretle bizim Şikago’muzda garip bir macera başladı. Her sabah iki gazetenin idarehanesinden kollarını sıvayıp yumruklarını sıkarak iki serseri yola çıkıyor, kendilerinden istenen işi, verilen dolgunca ücreti hak edecek şekilde başarmak için durup dinlenmeden surat dağıtıyordu.
Bunlar bir müddet birbirleriyle karşılaşmamaya dikkat ettiler. Sonunda kendilerini büsbütün emniyete almak için genç serseriler arasıdnan dövüşçülüğü ile meşhur beş, altı kişi seçtiler. Bu suretle dünyanın üzerinde iki tane (gang) meydan agelmiş oldu. her çete, her sabah erkenden mensup olduğu gazetenin zemin katında kendilerine ayrılan bir mahzende toplanıyor, satıcılarını korumak için her tarafa nöbet usulüyle dövüş ekipleri salıyordu.
Hörst’ün Ekzaminer gazetesi Şikago’ya işte bu metodla yerleşebildi. Artık sarsılamayacağına kanaat getirince biraz pahalıya mal olan çeteyi defetmek istedi. Fakat Mossi artık kudretini anlamıştı. İşine son verildiğini kendine bildirmeye kalkan gazete direktörünün gözlerine fena fena bakarak:
-Ben bu gazetenin adamıyım, adamı kalacağım! diye dikildi.
Hemen hemen aynı saatlerde Tribün2ün çete reisi de onun direktörüne aynı tehditkar ifadeyle kafa tutuyordu. Bu suretle çeteler, esaslı bir işleri kalmadığı halde gazetelerin zemin katında toplanmaya devam ettiler.
Bir müddet hiçbir boğuşma vuku bulmadı. Fakat boş oturan silahlı takımların bu işsizliğe uzun müddet dayanmaları imkansızdı. Gecelerden bir gece ve ilk defa gazete satış meselesinin dışında, birbirlerine karşı efelenerek çarpıştılar. Bu çarpışmadan birkaç gün sonra Ekzaminer’in çetesinden Şarli adındaki kabadayı ortadan kayboldu. Şimdi herkesin kısaca “hesaplaşma” dediği hadisenin ilk kurbanı işte bu Şarli olmuştu.
Bu vakadan sonra Şikago polisi karanlık sokaklarda kurşunlarla delik deşilmiş cesetlere sık sık rastlamaya başladı. Bunların hepsinin cebinden gazetelere mensup olduklarına dair hüviyet varakaları çıkıyordu. Adına “Dördüncü Kuvvet” denilen ve birinci vazifesinin halkı aydınlatmak olduğu iddia edilen gazeteler her cinayetten sonra birer kısa not neşretmeyi, gebertilen herifin iki gün evvel gazeteden kovulduğunu yazmayı âdet edindiler. Hörst takımının bulduğu bu formül Tribün tarafından da bir cankurtaran simidi gibi kabul olundu.

Kıran Kırana, 1955

Etiketler , , , , , , , , , , , , , ,

Hayk Mammer

Derviş Sentekin’in leş gözüken (iyi anlamda) ama gerçekten kötü olan polisiyesi “Beş Parasızdım Ve Kadın Çok Güzeldi”den sonra leş polisiye arayışıma bir ara verecektim. O kadar kötü bir kitaptı ki bir süre kitap okumaktan bile soğuyabilirdim. İşin fenası kitapçıda duruyordum, sağ elimde Barış Bıçakçı’nın “Sinek Isırıklarının Müellfi” sol elimde “Beş Parasızdım Ve Kadın Çok Güzeldi” şansımı iyiden değil leş gözükenden yana kullandım ve leş olmayı becerememiş sıkıcının derinliklerine boğulmuş, okuduğum en başarısız diyaloglarla bezeli bir kitaptan yana kullanmıştım. (Dalgalar boyumuzu aşıyor geyiği hariç. Kitapdan aklımda tutacağım tek diyalog o oldu.) Kitabı okurken yazara “Yahu sen göz kırpıştırarak mı iletişim kuruyorsun? Bu kadar kötü diyalog yazmayı nasıl başardın?” diye sorasım geldi.
Neyse kitaptan hemen sonra “Sinek Isırıklarının Müellifi”ni aldım ve yaralı ruhumu tamir ettim. Barış Bıçakçı beni mest etti, içimi huzurla kapladı. Bu güne kadar yalnızca John Berger’da bulduğum huzuru ikinci bir yazar daha bana sağlayabiliyormuş. Üstüne bir de “Aramızdaki en kısa mesafe” patlattım. Sinek ısırıkları kadar olmasa da tatmin etmeyi başardı. Bir anı nasıl anı olur tane tane anlattı kitap bana. Beşer onar yıllık adımlarla tane tane gösterdi.
Bıçakçı’yla tamir olan ruhumu tekrar leş bir polisiyeye atmak için an kolluyorum ve uzun zamandır düşünüp başlamadığım işe başlama kararı aldım. F. M. İkinci serisine başlamak…
F. M. İkinci Kemal Tahir’in polisiyelerine yazdığı isim oluyor. Çevirdiği Mike Hammer (Kitapta geçtiği şekliyle Mayk Hammer) romanları bitince oturup biraz da kendisi yazmaya başlamış. Kemal Tahir kitapları 5 bin satarken F. M. İkinci kitapları 70 bin satıyor. Yazdığı beş kitapdan dördü Bir Mayk Hammer Romanı. Sonuncusu ise Merhaba Sam Krasmer.





Etiketler , , , , , , , , ,

Futboldan zerre anlamazken (Tonguç’un deyişiyle saha görsem girip piknik yapacak bir insanken.) futbol edebiyatına duyduğum aşkı sizlere anlatamam. Galeano’nun “Gölgede ve Güneşte Futbol”u gibi futbolda gerçekleşmiş güzelliklerin kaydını tutan bir kitap yazmak ne kadar isterdim. Kayıt tutmaya özellikle bayılırım.
Ya da Darvasi’nin “Santraforun Rüyası” kitabı ya da Nick Hornby’nin “Futbol Ateşi” kitabı gibi bu işlerin içinde pişe pişe bir kurgu patlatmak, çalımlarımı sahne sahne anlatmak… Off…
Barış Tut’un “Futbol Nedir Ki?”si beni hem çok üzer. Futbola o derece aşık bir adamı bu hayattan nasıl soğuttuklarını gün gün görmek cidden üzücüdür.
Futbol maçı izlemek cidden keyifli, oynamak ayrıca güzel (Kazma tabir edilen türdenim.) ama bir bağlılık sorunu yaşadığım ortada. Edebiyatına duyduğum aşk da kenarda öylece duruyor.

Solcu futbolcu söyleşisi okumak da ayrıca keyifli. Express’in Meşin Yuvarlak köşesi sağolsun. (Top Tutmaz Adam Tutar) Az birikim edinmedim konuda. Şenol Güneş’i, Thuram’ı, Cantona’yı, Ivan Ergic’i, Mustafa Denizli’yi, George Best’i, Metin Kurt’u daha kimleri orada okuyup sevmişimdir.

Sezonun son maçında, rakip ceza sahasının içinde düşürüldüm. Bu düşüş öyle de böyle de değerlendirilebilecek bir pozisyondu, bu kez hakem takdirini penaltıdan yana kullandı. Penaltıyı kendim atacaktım. Topu kireçle boyalı yuvarlağa titizlikle yerleştirmiştim ki, kaleci laf aramızda canayakın biriydi, üzerime gelip kulağıma şunları fısıldadı:
sen, yaşlı forvet, beni iyi dinle,
sakın gol atayım deme,
senin için artık o kadar önemli değil,
zaten öndesiniz, maçı zaten kazandınız,
ama benim hayatım bu penaltıya bağlı.
Sakın gol atayım deme ulan, dedi ve görev yerine döndü.
Şimdiye kadar hiç görmediğim bir bakışla baktı bana. Galiba gözlerindeki yaşlar bile parlıyordu.

László Darvasi – Santraforun Rüyası

Etiketler , , , , , , , , , , ,