Monthly Archives: Eylül 2012

Bisiklet Günlükleri I – Hail to the king! Ümraniye’den Merter’e

Her şey Aydın’la beraber çarşamba günleri aldığımız Jazz Appreciation (Şu kelimeyi de her yazdığımda google’dan kontrol etmek zorunda kalıyorum.) dersine bisikletle gitme kararımızla başladı. Aydın, adını unuttuğum bir Avrupa kenti otelinde günlerce Eurosport izleyip Tour de France’a maruz kalınca memlekete döner dönmez bir Salcano almıştı. Boğaç da İspanya’ya giderken çok müthiş bisikletini bana bırakmıştı. Ben de çarşambaları derse beraber bisikletle gidebilelim diye bugün gittim Ümraniye’den bisikleti getirdim ve böylece Bisiklet Günlükleri’nin ilk adımını atmış olduk.

Ümraniye’de Boğaçların evinden çıkıp babannemin evine doğru sapıp babannemin evinin önünden geçip Altunizade yoluna girdim. Bu arada babanneme uğramam gerekmedi çünkü planlı bir bisikletçi gibi Boğaçlara gitmeden önce babanneme uğramış, hasret gidermiş, gitmediğim günler için gönlünü almış ardından Boğaç’ın bana bıraktığı bisikleti almaya gitmiştim. Daha yolun başında Ümraniye Çakmak Köprüsü’nden devam ederken ilk sorunumu yaşadım. Uzun pantolonum sürekli pedalın zincirlere bağlanan sivri şeylerine takılıyordu. Ben de bir süre bacaklarımı aça aça rahatsız şekilde pedal çevirdikten sonra gördüğüm ilk çorapçıya gidip kendime uzun çorap aldım ve kıro gibi pantolonumu çoraplarımın içine sokarak yolları pedallamaya devam ettim.

Bir süre trafiğe takılmış arabaların, otobüslerin arasından vızır vızır ilerlemenin keyfini yaşadım da durdum. Hatta bir ara yanımdan geçerken bana laf atan beyaz Tofaş 50 metre ötede trafiğe takıldığında yanından tekrar geçerken çınn çınn çınn diye zilimi öttürerek geçtim. Trafik açıldığında tekrar beni yakalayıp ezmesinden korkarak hızımı biraz artırdım. Tofaş’ı bir daha görmedim neyse.

Ben arabada ya da otobüste giderken ya kitap okurum ya da mal mal insanları izlerim. Yola hiç dikkat etmem. Otobüsle binlerce kez kat ettiğim bu yolda yanlış yola sapmam olasıydı ama neyse ki yol tabelaları her şeyi yeterince iyi tarif ediyormuş. Tabelalara bakarak giden bir insanın istediği yere varamaması mümkün değilmiş bunu da öğrenmiş oldum. Sağdan sağdan emniyet şeridinden mutlu mutlu giderken benim sapmayacağım sağa sapaklarda karşıdan karşıya geçmek biraz tehlikeliydi. Bunun haricinde de tehlike yaşamadım sanırım.

Tünellerde yol almak inanılmaz keyifli oluyormuş. Tüm arabaların ve kamyonların çıkarttığı sesler duvarlara çarpa çarpa daha da artıyor ve çılgın bir kakafoni oluşturuyor. O kakafoninin içinde yol alırken insan paralel evrene giden bir tüneldeymiş gibi hissediyor. Soluduğum egzoz Mecidiyeköy’de viyadüğün altındayken soluduğumdan bile fazlaydı ama yine de tünel yolculuğu yolumun en keyifli kısmıydı.

Ardından Kadıköy’e vardım. Eminönü vapurunda geminin kıçında geride bıraktığım Kadıköy’e sıkıntılı sıkıntılı bakarak kendimi çeşitli triplere soktum. Vapurda bisikletini rahatça ortada bırakabilmek de ne güzel bir şey. “Çalan adam bisikleti nere götürebilecek ki?” rahatlığıyla bisikletin başında beklememe gerek yok.

Bisiklete binerken mırıldanması en keyifli şarkılar:

Yokuş aşağı tüm hızınla yardırırırken: Ravel – Bolero

Orta hızda lay lay lom giderken: The Kinks – Lazin’ on a Sunny Afternoon

Yokuş yukarı çok yavaş giderken: Murat Göğebakan – Ay Yüzlüm

Eminönü’nde vapurdan indikten sonra tramvay yolunu takip etmek istemedim. Cağaloğlu üzerinden dik yokuşlardan kendimi Çemberlitaş’a vurduğumda annem aradı. Onunla konuştuktan sonra sağa döneceğime yanlışlıkla sola vurdum. “Gaddemit!” diye haykırdığımda artık her şey için çok geçti. Sirkeci’ye geri dönmüştüm. Bu sefer uslu uslu tramvay yolunu takip ettim. Fındıkzade’ye vardığımda bir pilav üstü tavuk dönerle kendimi ödüllendirip yoluma devam ettim. Topkapı, Cevizlibağ, Merter derken evdeydim. Şimdi ananem yok diye bisikleti eve attım ama o gelince nereye koyacağımı hâlâ bilmiyorum.

İşte ilk bisiklet günüm böyle geçti günlükçüm. Daha nicelerinde görüşmek üzere. Bir sevgili bulana kadar seni bolca meşgul edeceğimi sanıyorum.

Öptüm

fc

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yavru Vatan Denen Paralel Evren IV – Acilen Beni Ara

2 Eylül 2012

Her sabah olduğu gibi bu sabah da erken kalkan ben oldum. Yemeğe çok para harcadığımız için çıktım Kıbrıs’ın gözbebeği olan Lemar Marketler Zinciri’ne yürüdüm. 5 paket hellim, bir kalıp salam, bir kilo da sarı domates aldım. (Buradaki domatesler sarı renkliler) Eve döndüm, bunlarla bir yemek yaptım. Yemekten sonra belki Canan onlinedır konuşuruz diye facebooka girdim halam mesaj atmış. “Fc acilen beni ara” of acaba bu sefer ne bok yedim diye düşünüp aradım. Kötü bir şey yapmamışım iş için acilen İzmir’e gitmem gerekiyormuş. Gidip biletimi değiştiriyorum. Pegasus ofisinde Amy Winehouse’un açık tenli, kıvırcık saçlı ve hamile  hali fazladan 170 tl istiyor. Biraz gözyaşı dökünce 100’e iniyor. Ah bu Amy Winehouse’a benzeyen kadınlar… Teşekkür edip çıkıyoruz.

Özer’in, burada yaşan memleketten arkadaşları var bugün onlara gideceğiz. Başlıyoruz otostop çekmeye, bu sefer biraz vakit alıyor. Arabada Cem Karaca çalıyor. “Sen naptın, nerelisin” muhabbetlerinden hemen sonra şarkının bitmesine izin vermeden adam “Benim de bu adamla rakı içmişliğim vardır.” diyor. “Aman abi anlat.” diyoruz. “Karpaz’da bir kankisi vardı bunun her sene bir ay gelir o kankisinde kalırdı. Biz de bir gün içtik beraber.” dedi. Biraz “Büyük sanatçıydı bunlar, şimdikiler öyle mi?” muhabbeti yapıp kaçtık. Özer’in arkadaşı koccaman villada yaşıyor. Çok garip memleket burası. Devasa palmiyelerle dolu kocaman bir bahçesi olan müthiş bir villanın kirası ayda 1000 TL civarında. Aynı parayla Kıbrıs’ta max 150 tane tost alabilirsiniz.

Çok güzel palmiyeli bahçede mangalı yakarken aklıma geldi ben burayı yakacaktım. Sonra düşündüm, ilk gün konuştuğum orta yaşlı çift “Bizim amacımız güneyle birleşmek biz barış istiyoruz.” dediğinde buraya sempati beslemeye başlamıştım. Şimdi ben tutsam yaksam politik sebeplere bağlanacak boşuna güney ile kuzeyin arası açılacak, hoş olmayacak iyisi mi yakmayayım dedim.

Mangalı yakarken uzaklardan bir Santana (Maria Maria) duydum. Çok önemsemeden görev adamı bilincimi koruyarak mangallı yellemeye devam ettim. Ardından bir Eric Clapton (Wonderful Tonight) gelince duramadım yelleme kartonumu ve maşamı Özer’e emanet edip ses doğru yürümeye başladım. Sese doğru gidince bir düğün alanıyla karşılaştım. Düğün alanında Roll Dergisi’nde okuduğum bir 80’ler muhabbetiyle karşı karşıyaydım. Türlü düğün şarkıları çalması için çağrılan grup araya bir Santana, bir Eric Clapton sıkıştırıp kendini de eğlendirmesi, düğün insanlarını biraz daha güzel müzikle yüzyüze bırakması durumu. Düğün grubunuz biraz uzaktan izleyip mangalıma, görev alanıma döndüm. Zaten Wonderful Tonight da grubun son şarkısıymış. Düğünü erkenden sonlandırdılar.

Akşam Kıbrıslılarla oturup 17 TLlik rakının tadını çıkarttık. Ben bir ara müziğe müdahale etmek için bilgisayar başına oturdum, oturmuşken şöyle bir facebooka bakayım diyip bütün gece Özer’i Kıbrıslılarla masada bırakıp Canan’la muhabbete daldım. Saatler sonra Özer “Hadi hacı kalkıyoruz.” diyip masadan kaldırınca eve döndük. Bu arada nereden geldiyse Metallica’dan Nothing Else Matters çalıyordu, Özer’in bir arkadaşı kumar anılarını anlatıyordu ve bütün erkekler üst taraflarını soymuş öyle oturuyordu. Kalktık, eve döndük, uyuduk. Bu gece kabus görmedim.

Yavru Vatan Denen Paralel Evren III – Ölmeden, Yaşlanmadan ya da Sıkıcılaşmadan Önce Yapmamız Gerekenler

1 Eylül 2012

İkinci gün erken kalktık. Güneşe kalmadan Girne’de olmak istiyoruz. (TABİİ Kİ OLAMADILAR) Yolda birbirimize gece gördüğümüz kabusları anlatıyoruz. Ben okulun havuzundan gidilen bir bodrumda Stalin’den ve kurt köpeklerinden kaçıyorum. Yol boyunca bir sürü de ölü beyazlı kurt köpeği görüyorum. Saklandığım bir yerde lise arkadaşım Irmak’la karşılaşıyorum. Meğersem o da bizim okulda okuyormuş ama yıllardır haberim yokmuş. Bodrumu da benden daha iyi biliyor. Nereden gidersek nereye varacağımızı, nerede kurtlar olduğunu, Stalin’in muhtemelen nerede olduğunu falan detaylıca anlatıyor bana. Ara ara uyanıyorum sonra uyuyup kabusa devam. Hayır gidip wet dreamden uyansam hayatta devam etmez ama böyle bok şeyler görünce aynen devam… Sonunda sabah alarma uyanıyorum.

Girne’ye varıyoruz, yol boyunca gözüm saman balyalarında. Bu ada yakılacak söz verdim bir kere… Girne’de favorimiz hellimli, domatesli, salamlı tosttan birer tane gömüp denize gidiyoruz. Bu arada adanın sıcağından bahsetmem lazım. Hani Adana’da, Mersin’de bir sıcak vardır ya böyle hava çok sıcak ve boğucudur, üstüne güneş de öküz gibi yakmaktadır. Onun 2 katı. Sauna içinde elektrik sobasının karşısında oturmak gibi. Hem boğucu hem yakıcı. Deniz de nereden baksan 25 C vardır. Gölgeye çekiliyoruz, neyse ki içki ucuz. Sahil barında 4 TL’lik biralarımızı alıp gölgenin tadını çıkartıyoruz tüm gün. Bunalınca deniz, sonra geri dön gölgede bira. Bu rutinle akşamı edip bir şeyler atıştırıp kumarhaneye gidiyoruz.

Kumarhanede 20 TL ben 20 TL Özer kaybediyor. Beleş içki ve sigara alıp arayı kapatmaya çalışıyoruz ama yok zarardayız. Kumar da bayağı sıkıcıymış. Eski o kollu makinelerden yok. Dev bir atariye para yatırıp tek bir düğmeye basan yüzlerce insan dev bir salonda… Makineyle tanıştırılan yüzlerce denek maymunu gibiyiz. Sağımda solumda izlediğim ve kendi oyunumda da gözlemlediğim kadarıyla önce paranızın bir buçuk katını falan kazanıp sonra tümünü kaybediyorsunuz. Farklısını görmedim. Zaten elektronik bir aletle oynanan kumara ne kadar güvenebiliriz ki?

Kumarın ardından biraz sahil gezintisi yapıp, Casablanca denen bara gidip müthiş bir cover grubu dinledik. Hem kuzeyden hem güneyden bir sürü insan geliyor. Kuzeylilerle güneylileri ayırmak çok kolay. Bara gelen kuzeyli herkes düğüne gider gibi giyiniyor. Tüm kadınların saçları yapılı, hepsinde ağır mı ağır makyaj, erkekler dar gömlekler falan giyiyor. Güneyli olanlar da hem daha güzel / yakışıklı hem de daha böyle oturmasını kalkmasını bilen tipler oluyor. “Oha ne güzel kız.” dediğimiz herkes güneyli çıktı mesela. Barın duvarında “Ölmeden, Yaşlanmadan ya da Sıkıcılaşmadan Yapmanız Gerekenler” diye bir poster var. Ben sıkıcılaşalı çok olmuş ama baktım 12/24’teyim. Bu arada hesaplar daha içki alınırken ödeniyormuş ben bilmiyorum. Çıkarken listedekilerden bir maddeyi daha (Barda hesap ödemeden çıkın. Gerçi daha önce yapmışlığım vardı) yapmış oldum.

Adını unuttuğum çok güzel grubu dinledik, eve döneceğiz. Araç yok, otostop çekeceğiz. Londra Olimpiyatları’nda çalışmış, İngiltere’de polislik yapan biri alıyor önce bizi. Olimpiyatlarda oyundan dışarı attığı insanları anlatıyor keyifle. Bu memlekette otostop çekmek inanılmaz kolay. Kolumu kaldırmaya yelteniyorum daha 45 dereceyken bir araba durmuş oluyor. İngiliz polisi abi bizi yolu üstünde bırakıyor.

İkinci duranımız böyle küçük spor, hız yapmalık güzel bir araba. Öne ben oturuyorum. İlk gözüme çarpan şey ortada duran cep viskisi. Yola çıktıktan hemen sonra abim bir redbull açıp yarısına kadar içiyor. Bu arada biraz yol almışız, hızlandık, o hızla giderken şoför viskisini redbull’un içine dökmeye çalışıyor. İçme diyemem en azından “Ver ben koyayım.” diyorum, veriyor ben koyuyorum. Bardan çıkarken cin toniğimden alıp bardan beri elimde oynadığım bir karıştırmaç var. Onu redbull kutusuna sokup karıştırıyorum. (Serviste sınır yok) Bu arada elimde oynarken ağzıma falan da sokmuştum ben o karıştırmacı karıştırırken aklıma geldi. Arkama dönüyorum Selin ve Özer iğrenerek bakıyorlar. Sonra arkadakiler uyuyor, bizim eleman redbullundan ben de cep şişesinden viski içiyoruz, 130 km hızla viraja giriyoruz ve bizim şoför geçen hafta yaptığı kazada ne kadar sarhoş olduğunu anlatıyor. Çarptığını fark etmeden gitmeye devam ediyormuş, arkada çalan sirenleri de üzerine alınmamış. Sonunda önüne polis arabası kırınca durmuş. Neyse polis tanıdık çıkmış da (Zaten 300 binlik memleket) üfletmemiş. Bizim adam da aynen devam… Laf lafı açmışken bu adam yolunu uzatıyor, bizi eve kadar bırakıyor. Gece herkes kabusuna dönüyor.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yavru Vatan Denen Paralel Evren II – Kabus Gördüm

31 Ağustos 2012

Ben seyahat etmeden önce aşık oluyorum. Böyle bir özelliğim var. Yine kafamda kavak yelleri Kıbrıs’a inmişim. Sabahın köründeyiz, havaalanından Lefkoşe’ye geçtik, tarihî bir handayız. Kıbrıs boyunca ev sahibemiz olacak olan Selin’i bekliyoruz. Hana gidene kadarki izlenimim Kıbrıs’ın 90’lar Türkiye’si olduğu oldu. Mimari desen 90’larımız, otobüsler 90’larımız, her harften için bir ışıklı pano kullanılan 90’lar tabelaları her yerde, Telsim bile var…

Hana yürürken esnafla muhabbet eden 90’lar polisi Zubizarreta muhabbeti yapıyor. Zubizarreta mı kaldı lan? Hayır akşam eve dönünce baktım ahım şahım bir kaleci de değilmiş belli ki. youtube’da bir tane videosu var. Onda da penaltı kurtarıyor. Tüm kalecilik videolarını da sildirmiş çakal. Nasıl goller yediyse artık. Ya teknik direktör olarak videosunu izleyebiliyoruz ya da çok kötü bir belgesel var onu.

Selin geliyor, kahvaltı etmeye gidiyoruz ve kahvaltıdan sonra Kıbrıs’ın güzelliklerinden ilk keşfimle karşılaşıyorum: Con Kahvesi.  Kahve çamur gibi ama o kadar güzel bir illüstrasyonu var ki… Bütün Kıbrıs gezisi boyunca üzerinde o illüstrasyondan olan fincanlardan arıyorum. Ha bu arada yemek Kıbrıs’ta korkunç pahalı. Yol kenarındaki en dandik büfede hellimli tost 10 TL civarı. (İkinci keşif: Hellimli, domatesli, salamlı tost)

Ben bayağı yorgunum, Selin ve Özer çılgın atmaya, gecelere akmaya gidiyorlar ben eve dönüp uyuyacağım. Biz geleliberi üçümüz de kabus üstüne kabus görüyoruz anlamadım. İlk hava alanından indiğimizde yorgunluk atmak için uyuduk, üçümüz de kabus görmüşüz. Hadi ben aşığım anladım diyelim. Ben ve Özer yol yorgunuyuz onu da anladım diyelim ama Selin neden kabus görüyor?

Genç dimağları diskoya yolcu edip eve dönüyorum. Dönüş yolunda orta yaşlı bir çift yürüyüşe çıkmış muhabbet ede ede yürüyoruz. “Buradaki her problemin sebebi Türkiye’dir.” diyor amca. Anlattıklarına göre bayağı emperyalist bir ülkeymişiz benim haberim yokmuş. Özellikle Hatay’dan göçenlerden şikayetçilermiş. “Zamanında biz kapımızı açık bırakır giderdik, akşam döndüğümüzde hırsızlık falan olmazdı. Ta ki onlar gelene kadar…” falan dediler. Hatta teyze biraz abartıp “Suriye’de savaştan kaçıp oraya göçenler Hatay’ı mahvediyormuş haberlerde duydukça oh diyorum.” bile dedi. Orta yaşlı çifti bırakıp eve kabusa gidiyorum.

Yolda gözüm saman balyalarına takılıyor. Nerden başlasam yakmaya bilemedim. Şimdi gidip uyuyayım yarın erken kalkar yakarım…

Etiketler , , , , , , , , , , ,

Yavru Vatan Denen Paralel Evren I – Kıbrıs’ta Bir Oda

Hindistan’da bir ay kendimi aramış aramış bulamamıştım. Bir insanın Hindistan’a gidince kendini bulması gerekmez miydi? Hindistan bu işe yaramıyor muydu? Bilmiyorum ben bulamadım. Boğaç, Su ve Cengiz de bulmuş gibi gelmedi bana. Gerçi Boğaç kendini 13 yaşında falan bulmuş olmalı. Ergenliğinden beri bilge bir adam resmen.

Kendimi bulamayıp pasaportumu kaybettim. Okul başlayalı iki üç hafta olmuştu. İyisi mi döneyim dedim. Kendimi biraz da Merter’de, Maslak’ta, Kadıköy’de falan ararım. Döndüm, aradım bir sonuç yok. Arayışlarımı yazma gereği duymadım zaten bu blogu okuyan adam da ya Taksim’de arıyordur kendini ya facebookta ne farkımız var dedim yazmadım… Okuması sıkıcı olurdu muhtemelen. Zaten sıkıcı bir insanım ne yazacağım: “Bugün İstanbul’da yağmur yağıyordu, dif çalıştım, barda bir turist kıza biraz yazdım ama arkadaşlarıyla çok eğleniyordu yüz vermedi, eve döndüm uyudum.” Hem İstanbul’da dikkat dağıtan çok etken var yazmak zor oluyor. Zordan da ölümüne korkan bir insanım zaten. Zor dedin mi beni sayma hacı kaçarım…

Şimdi Kıbrıs’tayım, Lefkoşe’de bir odada ucuz rom içiyoruz. Ucuz dediysem Havana Club ama şişesi 10 Avro. Mark The Hoople’dan All The Young Dudes çalıyor. Karşımda Özer ve Selin flörtleşiyorlar. Bir gün dostlarla dolu bir yerde kadehlerimizi sağdan sola sallarken bir marş gibi hep bir ağızdan bu şarkıyı söylemek istiyorum. Belki kendimi orada bulurum.

Bir gün Özer’le sabaha karşı Fulya’da bir bankta oturuyorduk. Çok işlevsiz bir bank. Sokakta kaldırıma konmuş bir banka kim oturur ki? Bankın arkasında müthiş manzara var ama biz ters oturmadığımız için düz bir yokuşla yüz yüzeyiz. Sarhoş sarhoş yokuşa bakarken Özer dedi ki “Kıbrıs’a gidelim mi?” olur dedim. Ertesi gün Özer’e üç tane ucuz bilet önerisi yolladım. “Hacı ben öylesine sormuştum.” dedi. Sonra birini seçtik ben annemin kartından biletleri aldım. Kendimi biraz da Kıbrıs’ta arayayım ne olacak?

Özer’le tanıştığımızda 40 Ambar adındaki kitapçıdaydım. Sahibi Nurtap’la muhabbete dalmıştık. Sonra Özer ve birkaç kişi daha geldi. Muhabbet derinleşti, sonra ben kaçtım. Birkaç karşılaşma sonrası kankaya bağladık. 31 Ağustos gecesi hem Boğaç’ı İspanya’ya uğurluyoruz hem biz gidiyoruz. Gece Kadıköy’de veda partisi ardından 03 civarı Boğaç Yeşilköy’e biz Sabiha Gökçen’e yollanıyoruz. Sabiha Gökçen’de fakir gibi köşeye geçmiş uyuyorum. Sabah 05’te Özer dürtüyor, uyanıyorum ve uçuyoruz.

Kıbrıs’ta yapılacaklar:

Sözüm var Kıbrıs’ı yakacağım, kendimi arayacağım, Özer’e sahip çıkacağım, ucuz içki içeceğim, Hellim yiyeceğim.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,