Monthly Archives: Temmuz 2013

İtalya’da Bir Gece

Sahne: 20-25 kişinin oturduğu uzun bir yemek masası. Etraftaki kırmızı bez lambalar ve çekik gözlü garsonlar bir Çin lokantası olduğunu belli ediyor. Masada irili ufaklı sayısız boş tabak ve bardak ve kadeh var. Herkes ne kadar doyduğunu belli eder vaziyette arkasına yaslanmış, kimisi masaya eğilmiş İtalyan İtalyan konuşuyor. Neşeli sesler, kahkahalar birbirine karışıyor. Masanın ucunda arkasına yaslanmış iki kişi var. Biri Amerikalı, diğeri Türkiyeli. Şu ana kadar sayısız aperatif, birinci tabak, ikinci tabak yenmiş, eşliğinde dörder beşer kadeh şarap, bir iki tane tadı çok kötü Çin birası içilmiş. Yetmemişçesine sert şatlamalık Çin içkisi bitirilmiş. Ardından yenilen tatlı, odaklandığımız ikiliyi sandalyelerine çivilemiştir.

 

Amerikalı: Ne yedik arkadaş.

Türkiyeli: Hakikaten ne yedik lan.

A: Ben de Amerika’da çok yemek yiyorlar sanıyordum.

T: Ben de Türkiye’de çok yemek yiyorlar sanıyordum.

A: Ne biçim yiyor lan bu insanlar.

T: Hepsi de filinta gibi maşallah.

— 25 saniyelik sessizlik —

A: Hahaha durumuma baksana ne komik.

T: Nolmuş durumuna?

A: İtalya’da bir Çin lokantasındayım, (Önündeki tabaktan iki patatesi tek eliyle alıp ağzına sokuşturur), french fries yiyorum ve bir Türkle sohbet ediyorum.

T: Çok havalıymışsın dostum. (Garson T.’nin önündeki tabakları alıp temiz bir tatlı tabağı koyar) Noluyo be?

Garsondan cevap alamayınca karşısına bakıp aynı soruyu tekrarlar.

Karşıdaki Kadın: Pasta yiyeceğiz. Bugün Stefano’nun doğum günü.

T: Ama daha yeni tatlı yedik.

KK: Olsun, Stefano bugün 50 yaşına bastı. (Baş parmağıyla yanında oturan Stefano’yu gösterir)

T: Oha hiç göstermiyor.

KK: Değil mi?

A: Nolmuş?

T: Pasta yiyecekmişiz.

A: E daha demin tatlı yedik.

T: Olsun bugün Stefano’nun doğum günü. 50 yaşına bastı. (İşaret parmağıyla çaprazdaki Stefano’yu gösterir)

A: Ne kadar genç gözüküyor. Bana sorsalar 40 falan derdim.

T: Di mi? Bence de. Hey Stefano! 50’ye mi bastın. Hiç belli etmiyosun be.

(Stefano sandalyesine asılı ceketin ceplerini karıştırır. Üçüncü cepte bulduğu bir kutuyu çıkartır. Uzanıp T’ye uzatır. T’nin uzanıp aldığı kutunun içinde şık bir yakın okuma gözlüğü duruyordur.)

T: Hahahaha

A: Hahaha

Stefano: Hahaha

Pasta gelir, A. ve T. söylene söylene önlerindeki bol meyveli pastayı gömerler. Üstüne önlerinde duran şişenin dibindeki sert Çin içkisini kardeş payı yapıp şatlarlar. T. bitirmediği yarım kadeh şarabı daha olduğunu fark eder. Onu da diker. Sonra hep birlikte restoranı terk ederler…

Reklamlar
Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Fotoğraflarla İtalya – II

20130629_143927

İtalya’da en sevmediğim şey bu. Bir bar sokağa DJ ve dev hoparlör koyunca istediği kötü müziği çalmakta özgür olduğunu düşünüyor.

HOPPA GANGNAM STyLE

20130626_225204

Bir Mayıs Sokağı

20130625_192300

Güzel ev falan.

20130623_175816

Sigarayı bıraktım yine başladım yine bıraktım yine başladım yine bıraktım yine başladım

20130623_161415

Müze geziyodum sonra çok sanattan başım ağrıdı (ımmh) müze çok güzel, sonra başım ağrıyodu (fıhh) doğum günümdü canım sıkılıyodu hehehe sonra varhol falan, neyse t-shirt aldım çok güzeldi güve yedi.

20130623_153616

Doğumgünüm diye müze beleş.

20130621_212528

Afili biralardan en tadı en çirkin olanı bardaktaki.

20130621_111030

İşyerim

20130620_171222

İşten otele giden yolum.

20130618_210744

Bu bira fena değil. İki tane bira var İtalyan işi. Birinin adı Moretti diğerinin adı Poretti.

20130618_203005

Burada herkes koşuyor, spor yapıyor, çok fitler.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Fotoğraflarla İtalya

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İki Fişşek İki Deli Fişşek – II

(Bir alttaki yazıdan başlayınız. Teşekkürler)

Sabah kalktığım gibi kamp alanına. Akşama kadar gölde çılgın atıyoruz. Kanolarla gölün ortasına kadar gidip orada yüzüyoruz. Gölde yüzmek müthiş. İçme suyunda yüzmek gibi.
Yeni geldiğimde burada güneş 22.00 gibi batıp 22.30 gibi anca karanlık oluyordu ama şimdi daha erkene aldı. Saat 21.30’da Powerslaves (Iron Maiden Tribute Band) konseri var. Sıkıcı çift gelmek istemiyor. Dünkü güzel donutların olduğu yere gidelim diye kandırıp yolda fikir değiştirip konsere sokuyoruz. 17-18 yaşında veletler canavar gibi çalıyorlar. Vokalist sesiyle, hareketleriyle bir küçük bir Bruce Dickinson. Her hareketini birebir taklit ediyor. Konserden sonra sözümüzü tutup donutlı yere gidiyoruz. Tüm donutlar bitmiş 😦
Hani filmlerde çok mutlu şişman ve zenci garson kadın olur ya. Onun zenci değil Güney Amerikalı versiyonu var. Şarap içiyoruz ve çift yine erken terk ediyor. Biz Murat’la başka bir bara gidiyoruz. Hem dünden hem kanodan çok yorgunuz. Birer içki içip çıkacağız.
Barda çok hoş garson kız içkilerimizi getiriyor. İçkilerimiz bitene kadar da yan masadaki herif 3 kere Murat’tan tütün kağıdı istiyor. Sonra arkadaşı artık bir şey istemekten utanmış olmalı ki “Kanka bir sigara ver, ben size birer içki ısmarlayayım.” diyor. “Ne içkisi lan al sigarayı ayıp ettin.” derken içkilerimiz geliyor. Masadan masaya muhabbet ederken masamıza davet ediyoruz, masadaki içki sayısı 8 oluyor (Gelirken hem kendilerine hem bize birer içki daha ısmarladılar). “Valla olmaz bunları ben ödeyeceğim” derken “Sonrakini öde kanka” diyip birer tane daha söylüyorlar. Masada 12 kadehiz…
Onun arkadaşı, bunun dostu derken yine bütün bar bizim masada. Yetmiyor, bar çalışanları da geliyor. Baş barmenle tanışıyorum. Babasının Türkiye aşkını anlatırken masaya kokteyller geliyor. Sonra Ralfi’yle tanışıyorum. Pizzacıymış. “Ben Arnold’ın pizzalarını seviyorum.” diyorum “Sen bok yiyorsun bir ara bana uğra.” diyor. İkimizin de ağzıyla gözü yer değiştirmiş durumda.
Bu arada çok hoş garson da yanımızda. Murat garsona göz koydu ama hareket yok. Kızın İngilizcesi, Murat’ın İtalyancası yetişmiyor bu ilişkiye 😦

Sonra bize bir şeyler anlatıyorlar. Anlayacak halim kalmamış. Pizza mizza diyorlar he diyip geçiyorum. Bekle diyorlar ve ekipten 5 kişi kayboluyor. Yarım saat sonra ellerinde kutu kutu pizzayla dönüyorlar. Ralfi o saatte pişirmiş. Saate bakıyorum 05.00 Biri de bara gidip şişe şişe bira getiriyor. “ROOOLFOOO NOMORO ONO NOMORO ONO” (Ralficiğim, pizaaların on numara beş yıldız yemin ederim) diye bağırıyorum yamuk ağzım pizza ve birayla dolu.

Saat 06.00 dostlarla vedalaşıp Murat’la yürüyoruz. Doğan güne karşı…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İki Fişşek İki Deli Fişşek – I

Arkadaşlarım gelmiş, nasıl mutluyum… Lecco’nun altını üstüne getireceğiz… Oradan oraya koşacağız çok eğleneceğiz. Daha ilk günün sonunda belli oldu ki Boğaç’la Buse’de iş yok. Sevgili sevgili takılıyorlar. Murat’la deli fişek gibiyiz. İlk alışma gününden sonra iki güncük kaldı Murat. Bu da o iki günün hikayesi sevgili okurlar…

Cuma günü işe gitmeden önce kahvaltı edesim yok. Dün katıldığım doğum günü partisinde çok yedim. Otelde kahvaltıyı hazırlama saatlerinden bir saat önce çıktığım için bana geceden bir şeyler bırakmalarını rica etmiştim. Her gece kruvasanımı, nutellamı, reçelimi, balımı bırakıyorlar. O koca kahve makinelerini kullanmayı da öğrettiler. Sabahları kendi kahvemi yapıp bıraktıkları kahvaltılıkları gömüp işe gidiyorum. Dediğim gibi bu sabah yiyesim yok. Bıraktıkları kruvasanları, nutellaları, balları, reçelleri ceplerime doldurup bizimkilerin çadırına bırakıyor ve işe gidiyorum.

Günlerden cuma. Rapor yazma günüm. Tüm günü bilgisayar başında hafta boyunca neler öğrendiğimi anlatarak geçiriyorum. Saati 17.00 edip raporumu teslim edip doğru çadır ziyaretine…

Bizimkilerin şansına bu hafta sonu mahallemizde yaz festivali var. Hani Türkiye’de belediyeler festival yapıp Doğuş, Ankaralı Fevzican, Ferhat Göçer falan konserleri düzenler ya… Onun İtalyan versiyonu. Otelimde güzel bir yemek yiyip doğru güreş izlemeye gidiyoruz. Güreş dediğim WWS falan bayağı Amerikan güreşi. İki tane çıplak adamın birbirinin kafasını yere vururmuş gibi yaptığı güreşlerden.
Taraflardan birinin adı Charlie Kid. Kendine imaj olarak kovboyluğu seçmiş. Köşedeki direğe çıkıp havaya ateş açıyor. Bir tane de Teksas’lı petrol zengini tipli finansörü var. O da ağzında yanmayan purosuyla kitleleri coşturuyor. Charlie, halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanıyor. Sebebini sonradan öğrendim; kendisi Garlateliymiş. Bu toprakların çocuğu. Rakibinin adını öğrenemedim. Herkesin Charlie’yi bağrına bastığı ortamda o da villain imajına tutundu. Kendine yuhalayan küçük çocukları dövmekle falan tehdit ediyor.

Maç Charlie’nin eri darbeleriyle başladı. 2-3 dakika boyunca kötü adam iyi dayak yedi. Derken türlü hilelerle kontrolü ele aldı ve Charlie’ye zor zamanlar yaşatmaya başladı. En sık başvurdukları hile de kötü adamın hakeme itiraz ederken Charlie’nin fairplay anlayışı ile köşeye çekilmesiyle oldu. Hakem rakibiyle sert tartışmalar yaşıyordu ve rakibin arkadaşı arkadan Charlie’nin boynuna sarılıp onu boğmaya başladı :((( Tüm seyirciler hakeme “Arkana baaaaak!! Heeey kör müsüüüün??? Charlie’yi boğuyorlaaaaaar!!!” diye bağırdıysa da hakem hiçbirisini duymadı. Yanlış anlaşılmasın hakem hiç taraf tutmadı. Tüm maçı namusuyla yönetti ama keşke o çığlıkları duysaydı 😦 Derdini anlatmayacak kadar yiğit Charlie boğulduğuyla kaldı.

Bu hileyi yaklaşık beş kere tekrarladılar. Kahramanımız yeterince mağdur olduktan sonra rakibini alt etmeyi başardı. Sonra kötü adam altın kemeri çalıp vermeyi reddetti. Charlie, yakın dostu MGMA ile birlikte kötü adam ve arkadaşını tekrar yenmek zorunda kaldı. Bence dövüş daha uzardı ama sert gelen sağanak tarafları erken nakavta zorladı.

Ardından Charlie’yi halkın arasında görmeliydiniz. Superman yere inse tam olarak böyle olurdu. Küçük çocuklar uzaktan “Charlie hey hey Charlie!” diye bağırıyorlar, Charlie de onlara baş parmağını kaldırıp göz kırpıyor. Yakınına gelen birini kucağına alıyor. Kızlar onunla tanışmak için sıra bekliyor. Yanağından mertçe öptüğü kızlar “Aman allahım bayılazağım” dercesine ellerini alınlarına götürüyorlar. Bu arada sağanak yağmur yağıyor ve Charlie yağmura bana mısın bile demiyordu…

Biz yağmurdan kaçmaya karar verdik ve ne olduğuna bakmadan daldığımız bina küçük bir ceneetçik çıktı. Şarap 1 euro, donut 1 euro. İtalya’yla ilgili edindiğim en kesin bilgi şudur: Bir yerde dedeler kart oynuyorsa en ucuz, en güzel yiyecek ve içeçek oradadır.
Ucuz şarap ve donutın keyfini çıkarttıktan sonra (donut ev yapımıydı ve çok çok güzeldi) sevgili çiftimiz uyumaya gitti. Biz de Murat’la bisikletlere atlayıp şehri arşınlamaya başladık. Tam iki delifişek gibi oradan oraya pedallıyor, geceyarısı bomboş sokakların tadını çıkartıyorduk. Her güzel sokağa dala dala giderken güzel bir bar gördük. “Haydi birer içki içip yolumuza devam edelim” diyip bara daldık. Tuvalete gidip döndüğümde Murat’ın etrafını 4-5 kişi sarmıştı. Baktım bir çift heyecanla Türkiye’de geçirdiği tatilin ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. Fethiye’ydi, İstanbul’du, Pamukkale’ydi, Kapadokya’ydı derken bize arka arkaya içki ısmarlamaya başladılar.

Sonra bütün bar sigaraya dışarı çıkıp bilek güreşi müsabakaları düzenlemeye başladık. Ardından hangisi hangisinin annesiyle yatmış, Sneijder hangi mevkide ne tür hocalarla daha iyi oynar, memleketimizdeki politik durumlar, küfürlerin birebir tercümeleri, Fethiye’deki en güzel sahil, Lecco’daki en güzel sahil, İstanbul’daki en güzel kebapçı, Muslera’nın Uruguay – İtalya maçındaki performansı, Toscana’nın en güzel yemekleri (Bu arada Livorno’nun Türkiye’de çok meşhur olduğunu kime söylesem şaşıp kalıyor), Marco Pantani’nin doping kullanıp kullanmadığı ve hatırlamadığım çok fazla konu üzerine münakaşa ettik ve barmen gelip barı kapattığını söyledi.

Biz iki deli fişşek bisikletlerimize atladığımız gibi bu gece yeter kanka diyip yarın daha çok eğlencelere açılmak üzere uykuya doğru yol aldık…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Misafirim Geldi

Yine alnımı bıçakla yarıp üstüne parmesan bastığım günlerden birindeyim. Parmesan peynirini yiyemediğim zamanlarda yoksunluğumu böyle gideriyorum. O sırada telefonum çaldı. Buranın kodu +39 arayan numara ise +34. Hayırdır inşallah dedim açtım. Karşımda Murat. “Milan’dan yola çıktık, geliyoruz.” diyor. Sevinçle otobüs durağının oraya gittim, bekliyorum. Daha gelmelerine bir saat var ama deli gönül beklemiyor işte. Durağın hemen yanında bir bar var oturdum oraya, yanımda dedeler değişik renkte kokteyller içip batak çeviriyorlar. Papazı, kızı masaya sertçe vurup vurup sevinç nidaları atıyorlar. Ben oturmuş beklerken bir prosecca söyledim. 2 Euroluk içkinin yanında 1 tabak aperatif geldi. Ha babam yiyip içip bekliyorum. Her içkide bir tabak daha aperatif getiriyorlar. Salamlar, peynirler havada uçuşuyor. Amcalar durmadan masaya sert hareketlerle as vuruyor, papaz vuruyor, vurdukça hep bir ağızdan VOoooOOOo diye bağırıyor.

Bu arada ufukta bir otobüs gördüm. Murat’ı aradım o telefonunu açıncaya kadar otobüs bizim durağı geçti inen olmadı. Tam açtı konuşmaya başladık ki önümden geçen otobüsün içinde duruyordu, göz göze geldik. Bir sonraki durakta inip yanıma geldiler. Boğaç, Murat ve Buse… Biraz şarap içip aperatif yedik. Masaya 4 içki söylüyoruz, 4 tabak aperatif geliyor. Birlikte güzel bir akşam yemeği yeriz diye düşünmüştüm ama herkes masadan oldukça tok kalkıyor. Onlara ayarladığım kamp alanına gidiyoruz. Sonra ne kadar tok olsak da pizzacıya gidip bir şeyler yiyoruz. Geçirdiğimiz çılgın hafta sonu bir sonraki yazıya…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Küçük Yer Yaşamı

Benim çok sevdiğim bir film türü var. Şimdi aklıma 2-3 örnek geliyor. Mesela Dazed & Confused bu filmlerden birisi. Ya da Clerks, Clerks 2 (3. de yolda). Biraz zorlasam Deer Hunter‘ın ilk yarım saatini alırım yine bu listeye. Yöre filmi, küçük şehir filmi. Genellikle arkadaşlığı anlatan keyifli filmler. Bizim iç sıkıcı taşra filmleri gibi değil ama… Küçük şehirde kendi kendine takılan gençliği anlatan filmler. Bayılırım öyle filmlere.

İşte burada tam öyle bir yaşam var. Arkadaş edindikçe daha bir tanık oluyorum. Mesela akşam 5 oluyor, 6 oluyor işler bitiyor. Biri çalıştığı fabrikadan çıkıyor, öteki çalıştığı kafeyi kilitleyip çıkıyor, diğeri mahalledeki McDonalds’ı kapatıyor, bir başkası işten babannesine uğrayıp yemek yiyip öyle çıkıyor, bir başkası yerel gazetede çalışıyor orada işini bitiyor falan… Akşam da buluşup içip muhabbet ediyorlar. Hafta sonu desen ya bir parti, ya bir futbol turnuvası… Meşgul olacak bir şey buluyorlar kendilerine. Top oynamayan birisi mangal yapıyor, diğeri ufak organizasyon işlerinin peşinde koşuyor falan filan işte… Birlikteler, mutlular. İstanbul’da bizi para karşılığında eğlendirecek çok fazla parti, konser, etkinlik olduğu için böyle şeyleri kendimiz yaratma ihtiyacı duymuyoruz. Burada insanlar kendi eğlencelerini kendileri yaratıyorlar. Sevdim böyle bir yaşamı. Mahalle baskısı olmadan yaşanan lokal hayatlar.

Ayrı bir şeyden bahsedeceğim; Roberto Benigni oturmuş bütün İlahi Komedya’yı insanların önünde okumuş. Birinin evinde gördüm böyle 25 CD yanyana. Çok güzel gözüküyor. İtalyanca’yı iyice öğrenince oturup onu izleyeceğim. Sanırım sık tekrarlanan bir etkinlik bu. Az önce radyoda duyurusunu yaptıklarını duydum. Ya eski kayıtları oynatacaklar ya da adam her yerde okuyor. Bilemedim.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,