Category Archives: Gezi

Bisiklet Yolum

 

En sık yaptığım yol budur. Her çarşamba sabahı Aydın’la Jazz Aprreciation dersimize bu yoldan gidiyoruz. Onun haricinde de ya Beşiktaş ya Kadıköy’e falan gittiğim için %90 bu yol üzerindeyim.

Bisiklet Günlükleri III – Millî Oldum Adam Olamadım

Aynı günün gecesi İngiltere’den dönen Seda’yla buluştuk. Ben elimde velespitimle yürüyorum. İki kişi yürürken biri ya da ikisi elinde bisiklet tutunca çok şirin oluyorlar uzaktan. Valla uzaktan gelen öyle iki kişi görünce yanaklarını sıkası geliyor insanın. Biz de öyleyiz yürüyoruz Kabataş’tan Karaköy’e, çay molaları falan veriyoruz, peşimizde bisikletim yüreğimdeki çocuk gibi takip ediyor bizi… (En sevdiğim laf yüreğimdeki çocuk.)

Gel dedim Seda’ya Karaköy’de bir balık yiyelim. Gittik, bisikletimi rıhtımdaki çitlere bağladım oturduk balığımızı yedik. Bu balığa kadar nereden baksan on bardak çay içmişimdir, iki bardak kahve, balıkla beraber şalgam falan derken epey sıvı tükettim. Ardından Seda’yı taksiye bindirip bisikletime atlayıp yola çıktım.

Karaköy’den Çemberlitaş’a gelmişim ki bir dalak ağrısı bir dalak ağrısı aman allahım. Tamam diyorum ha gayret koçum bak yokuş aşağı başladı ama bir değişiklik yok. Başta pedal basmaktan ağrıyordu, şimdi tıkı tıkı tıkı tıkı diye inerken her tıkta tekrar tekrar ağrıyor. Baktım saat 12 olmuş, son tramvay da gelmiş, buna binmez de ilerde hepten ağrım tutarsa tramvay şansım da kalmaz perişan olurum diyip Aksaray’da son tramvaya bindim.

Bisikletinle gitmeyi bırakıp elinde bisikletle tramvaya binmek nasıl bir duygu?

  • Hani kağıdı buruşturup çöpe basket atarsın o girmez de yürüyüp çöpü yerden alıp sepete tekrar atarsın ya öyle bir his.
  • Hani sarhoşsundur ya da karanlıktır sigaranı yaktığında burnuna pis bir koku gelir, meğersem sigaranı ters yakmışsındır ya onu fark ettiğin an gibi bir his.
  • Hani çok iyi bir pas gelir, kaleciyle karşı karşıyasındır ama kalecinin üzerine vurursun ya da potayla baş başayken ıskalarsın ya öyle bir his.

Bu kötü anda neler mırıldanılıyor:

Dalak şişmiş kıvrandırırken: John Lennon – Cold Turkey

Pes etmiş tramvay beklerken:  Gorillaz – To Binge

Alnımı cama dayamış hüzünlü bakarken: Asit Orhan – Gemiler

Hadi neyse özgüvenim yerle bir de olsa tramvayla eve vardık, Seda’dan ses yok. Eve varınca ara demiştim arayan soran yok, mesajlar atıyorum cevap veren yok. Arayamıyorum da çünkü annesinin telefonuydu. Tırsa tırsa arıyorum açan yok. Aradan bir saat geçiyor, Seda uykulu bir sesle beni arıyor. He diyorum eve gitmiş, uyuya kalmış, uykusunda aniden bana söz verdiğini hatırlayıp uyanmış şimdi beni arıyor. “Napıyon?” diyorum zehirlenmiş. Aynı balıktan birer tane aldık, aynı sayıda çay ve kahve içtik, aynı şalgamdan içtik o zehirlenmiş, hem de ne zehirlenme perişan olmuş kızcağız. Ben canavar gibiyim. Hep bisikletçilikten bunlar. Canavar gibi oldu bünyem. Neyse Seda iki güne iyileşti. Dolmuş takside çantasına kusmuş kızcağız, taksiciye de evine kadar bıraktırtmış. Dalağımın nasıl şiştiğini heyecanla anlatacaktım öylece beklemiştim ama onun hikayesi benimkini dövdü, ortada kaldım…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bisiklet Günlükleri II – Millî Oldum

Sık sık biniyorum bisiklete de oturup yazmaya üşeniyorum. Şiarcığım bir oturuşta  saat 05.00’e kadar bütün blogu okumuş. Daha fazla yazmıyorum diye serzenişte bulundu ben de bu dar zamanımda oturayım da bir şeyler karalayayım dedim.

Bisiklete ikinci binişimdeyim, evden çıkmış Çapa’ya Peren’i ziyaret gitmişim. Çapa’dan Gayrettepe, ardından da kendimi okula vurmuşum. Okula kadar bisikletle gitmişim havamdan geçilmiyor. Kimsenin umursadığı yok da benim özgüvenim tavan yapmış. Bu arada şehir içi olsun, şehirler arası olsun bisikletle seyahat eden insanlara daha fazla özenmeli, sırtlarını sıvazlamalı ne kadar müthiş bir şey yaptıklarını sıklıkla dile getirmeliyiz bence. Zira gerçekten zor bir iş beceriyor bu insanlar. Yolda bisikletle yol alan insanları karizmatik ve çekici bulup özenen gözlerle onlara bakmalıyız. Mola verdiklerinde bir şeyler ısmarlasak  bile abartmış olmayız. Desteklemeliyiz. Bir şeyler ısmarlamasak bile dilleri ağızlarının dışında yokuş çıkarlarken onları gördüğümüzde “Bu yaptığın şeyi gerçekten takdir ediyorum dostum. Sen gerçek bir şehir kahramanısın. Bu şehirde seyahat etmek için en doğru yöntemi seçmişsin. Keşke ben de senin kadar cesur olsaydım.” diyip arkalarında olduğumuzu dile getirmeliyiz. Benim düşüncelerim bu yönde yani.

Ha bir de araba kullanan bir insansak onları ekstra gözetmeli, yol vermeli, çarpmamak için daha fazla çaba göstermeliyiz. Sağa çekmiş arabamızın kapısını açmadan hemen önce arkadan gelen bir bisikletli ya da motorsikletli var mı diye göz atmalıyız. Yaşadığım en büyük tehlikeyi bu kapı açmalar yüzünden yaşıyorum.

Ben özgüvenim tavan vaziyette okula gitmişim, okulda işlerimi bitirmiş ve Evrim’le buluşmak için Beşiktaş’a iniyorum. Balmumcu’ya kadar hep kafamda Balmumcu’dan sonraki müthiş yokuş var. Ha bu arada unutmadan;

Bisiklete binerken mırıldanması en keyifli şarkılar:

Önceki günün sele ve bacak ağrısıyla pedal basarken: Pearl Jam – Just Breath

Düz yolda daha sıkı basıp hız arttırmak istediğimde: John Lurie – Shark Drive

Otoyolda bağırarak söylemelik: Ajda Pekkan – Sardı Korkular

Balmumcu’yu geçmiş yokuş aşağı yardırıyorum. Nasıl gazım anlatamam, dimdik yokuş olması yetmiyormuş gibi vitesi de fullemişim görmemiş gibi pedal basıyorum. Tüm arabaları arkamda bir kırmızı ışıkta bırakmışım, önümde en az 100 metre boyunca da araba yok. Bomboş yolda yardırır iken olan oldu. Yolculara kırmızı ışık yanmasına rağmen ben yaşlarda gerizekalı bir kadın yola çıktı ben heyecanla iki frene birden asıldım, sola kırıp önünden geçebilirdim belki ama karşıma bir şey fırlayınca tek refleksimle iki frene birden asıldım bir yandan tüm hızımla yavaşlıyor, bir yandan da çarpmamak için dua ediyordum. Bu arada gerizekalı kadının hiçbir şeyden haberi bile yoktu. Benim için 2,5 yıl gibi geçen 1. saniye sonlandığında yürüyen kadının sağından ama çok çok yakınından geçmiş bulundum. Kadının yanından geçerken saçlarını havalandırmış olmalıyım ama o hâlâ hiçbir şeyin farkında değildi. Bu arada frenlere asılmaya devam ediyordum ve bisikletim arka tekerinden şaha kalktı.

Kalktı kalktı kalktı ve beni üzerinden attı. Bisikletimin üzerinden balıklama atladım ve azcık hasarla yere düştüm. Bu arada bisikletim de düşünce ses çıkartınca kadın ilk kez farkıma vardı. Farkıma varınca da şöyle bir arkasına baktı ve beni yerde bırakıp yürümeye devam etti. Bu arada bir liseli koşup beni yerden kaldırdı, bisikletimi kaldırıp bana verdi. Uzaklardan insanlar falan koştu ama ben iyiydim. Zincirimi takıp, teşekkürümü edip Barbaros’tan inmeye devam ettim.

Peki neden millî oldum? Bisikletçi dediğin Barbaros Bulvarı’nda bir kere düşecek. Bisikletçi dünyasında Barbaros’tan düşmeyene kız vermezler, adam yerine koymazlar. İkinci günümde Barbaros’tan düştüm artık daha bir bisikletçiyim.

Teşekkürler

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bisiklet Günlükleri I – Hail to the king! Ümraniye’den Merter’e

Her şey Aydın’la beraber çarşamba günleri aldığımız Jazz Appreciation (Şu kelimeyi de her yazdığımda google’dan kontrol etmek zorunda kalıyorum.) dersine bisikletle gitme kararımızla başladı. Aydın, adını unuttuğum bir Avrupa kenti otelinde günlerce Eurosport izleyip Tour de France’a maruz kalınca memlekete döner dönmez bir Salcano almıştı. Boğaç da İspanya’ya giderken çok müthiş bisikletini bana bırakmıştı. Ben de çarşambaları derse beraber bisikletle gidebilelim diye bugün gittim Ümraniye’den bisikleti getirdim ve böylece Bisiklet Günlükleri’nin ilk adımını atmış olduk.

Ümraniye’de Boğaçların evinden çıkıp babannemin evine doğru sapıp babannemin evinin önünden geçip Altunizade yoluna girdim. Bu arada babanneme uğramam gerekmedi çünkü planlı bir bisikletçi gibi Boğaçlara gitmeden önce babanneme uğramış, hasret gidermiş, gitmediğim günler için gönlünü almış ardından Boğaç’ın bana bıraktığı bisikleti almaya gitmiştim. Daha yolun başında Ümraniye Çakmak Köprüsü’nden devam ederken ilk sorunumu yaşadım. Uzun pantolonum sürekli pedalın zincirlere bağlanan sivri şeylerine takılıyordu. Ben de bir süre bacaklarımı aça aça rahatsız şekilde pedal çevirdikten sonra gördüğüm ilk çorapçıya gidip kendime uzun çorap aldım ve kıro gibi pantolonumu çoraplarımın içine sokarak yolları pedallamaya devam ettim.

Bir süre trafiğe takılmış arabaların, otobüslerin arasından vızır vızır ilerlemenin keyfini yaşadım da durdum. Hatta bir ara yanımdan geçerken bana laf atan beyaz Tofaş 50 metre ötede trafiğe takıldığında yanından tekrar geçerken çınn çınn çınn diye zilimi öttürerek geçtim. Trafik açıldığında tekrar beni yakalayıp ezmesinden korkarak hızımı biraz artırdım. Tofaş’ı bir daha görmedim neyse.

Ben arabada ya da otobüste giderken ya kitap okurum ya da mal mal insanları izlerim. Yola hiç dikkat etmem. Otobüsle binlerce kez kat ettiğim bu yolda yanlış yola sapmam olasıydı ama neyse ki yol tabelaları her şeyi yeterince iyi tarif ediyormuş. Tabelalara bakarak giden bir insanın istediği yere varamaması mümkün değilmiş bunu da öğrenmiş oldum. Sağdan sağdan emniyet şeridinden mutlu mutlu giderken benim sapmayacağım sağa sapaklarda karşıdan karşıya geçmek biraz tehlikeliydi. Bunun haricinde de tehlike yaşamadım sanırım.

Tünellerde yol almak inanılmaz keyifli oluyormuş. Tüm arabaların ve kamyonların çıkarttığı sesler duvarlara çarpa çarpa daha da artıyor ve çılgın bir kakafoni oluşturuyor. O kakafoninin içinde yol alırken insan paralel evrene giden bir tüneldeymiş gibi hissediyor. Soluduğum egzoz Mecidiyeköy’de viyadüğün altındayken soluduğumdan bile fazlaydı ama yine de tünel yolculuğu yolumun en keyifli kısmıydı.

Ardından Kadıköy’e vardım. Eminönü vapurunda geminin kıçında geride bıraktığım Kadıköy’e sıkıntılı sıkıntılı bakarak kendimi çeşitli triplere soktum. Vapurda bisikletini rahatça ortada bırakabilmek de ne güzel bir şey. “Çalan adam bisikleti nere götürebilecek ki?” rahatlığıyla bisikletin başında beklememe gerek yok.

Bisiklete binerken mırıldanması en keyifli şarkılar:

Yokuş aşağı tüm hızınla yardırırırken: Ravel – Bolero

Orta hızda lay lay lom giderken: The Kinks – Lazin’ on a Sunny Afternoon

Yokuş yukarı çok yavaş giderken: Murat Göğebakan – Ay Yüzlüm

Eminönü’nde vapurdan indikten sonra tramvay yolunu takip etmek istemedim. Cağaloğlu üzerinden dik yokuşlardan kendimi Çemberlitaş’a vurduğumda annem aradı. Onunla konuştuktan sonra sağa döneceğime yanlışlıkla sola vurdum. “Gaddemit!” diye haykırdığımda artık her şey için çok geçti. Sirkeci’ye geri dönmüştüm. Bu sefer uslu uslu tramvay yolunu takip ettim. Fındıkzade’ye vardığımda bir pilav üstü tavuk dönerle kendimi ödüllendirip yoluma devam ettim. Topkapı, Cevizlibağ, Merter derken evdeydim. Şimdi ananem yok diye bisikleti eve attım ama o gelince nereye koyacağımı hâlâ bilmiyorum.

İşte ilk bisiklet günüm böyle geçti günlükçüm. Daha nicelerinde görüşmek üzere. Bir sevgili bulana kadar seni bolca meşgul edeceğimi sanıyorum.

Öptüm

fc

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yavru Vatan Denen Paralel Evren III – Ölmeden, Yaşlanmadan ya da Sıkıcılaşmadan Önce Yapmamız Gerekenler

1 Eylül 2012

İkinci gün erken kalktık. Güneşe kalmadan Girne’de olmak istiyoruz. (TABİİ Kİ OLAMADILAR) Yolda birbirimize gece gördüğümüz kabusları anlatıyoruz. Ben okulun havuzundan gidilen bir bodrumda Stalin’den ve kurt köpeklerinden kaçıyorum. Yol boyunca bir sürü de ölü beyazlı kurt köpeği görüyorum. Saklandığım bir yerde lise arkadaşım Irmak’la karşılaşıyorum. Meğersem o da bizim okulda okuyormuş ama yıllardır haberim yokmuş. Bodrumu da benden daha iyi biliyor. Nereden gidersek nereye varacağımızı, nerede kurtlar olduğunu, Stalin’in muhtemelen nerede olduğunu falan detaylıca anlatıyor bana. Ara ara uyanıyorum sonra uyuyup kabusa devam. Hayır gidip wet dreamden uyansam hayatta devam etmez ama böyle bok şeyler görünce aynen devam… Sonunda sabah alarma uyanıyorum.

Girne’ye varıyoruz, yol boyunca gözüm saman balyalarında. Bu ada yakılacak söz verdim bir kere… Girne’de favorimiz hellimli, domatesli, salamlı tosttan birer tane gömüp denize gidiyoruz. Bu arada adanın sıcağından bahsetmem lazım. Hani Adana’da, Mersin’de bir sıcak vardır ya böyle hava çok sıcak ve boğucudur, üstüne güneş de öküz gibi yakmaktadır. Onun 2 katı. Sauna içinde elektrik sobasının karşısında oturmak gibi. Hem boğucu hem yakıcı. Deniz de nereden baksan 25 C vardır. Gölgeye çekiliyoruz, neyse ki içki ucuz. Sahil barında 4 TL’lik biralarımızı alıp gölgenin tadını çıkartıyoruz tüm gün. Bunalınca deniz, sonra geri dön gölgede bira. Bu rutinle akşamı edip bir şeyler atıştırıp kumarhaneye gidiyoruz.

Kumarhanede 20 TL ben 20 TL Özer kaybediyor. Beleş içki ve sigara alıp arayı kapatmaya çalışıyoruz ama yok zarardayız. Kumar da bayağı sıkıcıymış. Eski o kollu makinelerden yok. Dev bir atariye para yatırıp tek bir düğmeye basan yüzlerce insan dev bir salonda… Makineyle tanıştırılan yüzlerce denek maymunu gibiyiz. Sağımda solumda izlediğim ve kendi oyunumda da gözlemlediğim kadarıyla önce paranızın bir buçuk katını falan kazanıp sonra tümünü kaybediyorsunuz. Farklısını görmedim. Zaten elektronik bir aletle oynanan kumara ne kadar güvenebiliriz ki?

Kumarın ardından biraz sahil gezintisi yapıp, Casablanca denen bara gidip müthiş bir cover grubu dinledik. Hem kuzeyden hem güneyden bir sürü insan geliyor. Kuzeylilerle güneylileri ayırmak çok kolay. Bara gelen kuzeyli herkes düğüne gider gibi giyiniyor. Tüm kadınların saçları yapılı, hepsinde ağır mı ağır makyaj, erkekler dar gömlekler falan giyiyor. Güneyli olanlar da hem daha güzel / yakışıklı hem de daha böyle oturmasını kalkmasını bilen tipler oluyor. “Oha ne güzel kız.” dediğimiz herkes güneyli çıktı mesela. Barın duvarında “Ölmeden, Yaşlanmadan ya da Sıkıcılaşmadan Yapmanız Gerekenler” diye bir poster var. Ben sıkıcılaşalı çok olmuş ama baktım 12/24’teyim. Bu arada hesaplar daha içki alınırken ödeniyormuş ben bilmiyorum. Çıkarken listedekilerden bir maddeyi daha (Barda hesap ödemeden çıkın. Gerçi daha önce yapmışlığım vardı) yapmış oldum.

Adını unuttuğum çok güzel grubu dinledik, eve döneceğiz. Araç yok, otostop çekeceğiz. Londra Olimpiyatları’nda çalışmış, İngiltere’de polislik yapan biri alıyor önce bizi. Olimpiyatlarda oyundan dışarı attığı insanları anlatıyor keyifle. Bu memlekette otostop çekmek inanılmaz kolay. Kolumu kaldırmaya yelteniyorum daha 45 dereceyken bir araba durmuş oluyor. İngiliz polisi abi bizi yolu üstünde bırakıyor.

İkinci duranımız böyle küçük spor, hız yapmalık güzel bir araba. Öne ben oturuyorum. İlk gözüme çarpan şey ortada duran cep viskisi. Yola çıktıktan hemen sonra abim bir redbull açıp yarısına kadar içiyor. Bu arada biraz yol almışız, hızlandık, o hızla giderken şoför viskisini redbull’un içine dökmeye çalışıyor. İçme diyemem en azından “Ver ben koyayım.” diyorum, veriyor ben koyuyorum. Bardan çıkarken cin toniğimden alıp bardan beri elimde oynadığım bir karıştırmaç var. Onu redbull kutusuna sokup karıştırıyorum. (Serviste sınır yok) Bu arada elimde oynarken ağzıma falan da sokmuştum ben o karıştırmacı karıştırırken aklıma geldi. Arkama dönüyorum Selin ve Özer iğrenerek bakıyorlar. Sonra arkadakiler uyuyor, bizim eleman redbullundan ben de cep şişesinden viski içiyoruz, 130 km hızla viraja giriyoruz ve bizim şoför geçen hafta yaptığı kazada ne kadar sarhoş olduğunu anlatıyor. Çarptığını fark etmeden gitmeye devam ediyormuş, arkada çalan sirenleri de üzerine alınmamış. Sonunda önüne polis arabası kırınca durmuş. Neyse polis tanıdık çıkmış da (Zaten 300 binlik memleket) üfletmemiş. Bizim adam da aynen devam… Laf lafı açmışken bu adam yolunu uzatıyor, bizi eve kadar bırakıyor. Gece herkes kabusuna dönüyor.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yezd

Bu da bilgisayarda paslanacağına burada dursun bir Yezd yazısı.

Batıdan doğuya otobüsle İran seyahati. İstanbul’un Aksaray semtinde başlıyor, Gürbulak’ta sınır değiştirip Tebriz, Tahran, Kazvin, İsfahan’ı gezip Yezd’e varıyor. Bir terslik çıkmazsa son durağımız Şiraz olacak. Terslik hep oluyor ama Şiraz’a varabiliyoruz. Biz 4 kişiyiz, yolculuğun 11. günü, 3500. kilometresi ve 5. şehri.

İsfahan’da geçirdiğimiz üçüncü günün sonunda otobüse atlayıp sabaha karşı Yezd’deki otogara varıyoruz. Vardığımız her şehirde yaptığımız gibi burada da tulumları açıp otogarda biraz kestirip günün başlamasını bekliyoruz. Arkadaşlarım uyuyor, ben de otogarın bekleme salonunda sağı solu izlerken Ali’yle tanışıyorum. O kız arkadaşının gelmesini, ben arkadaşlarımın uyanmasını bekliyorum. Biraz muhabbet ediyoruz. Sık sık Ölüdeniz’e gelip yamaç paraşütü yaparmış. Sonunda arkadaşlarım uyanıyor, bu arada Ali’nin kız arkadaşı da geliyor. Ayrılmadan önce Ali bize otelini göstermek istiyor. Önce reddediyoruz, sonra ısrarları üzerine nezaketen kabul ediyoruz. Tanışık olduğumuz için bize arkadaş fiyatı çekiyor. Bizim için gayet lüks oteli için bitli otellere verdiğimiz kadar bir para istiyor ama yine de kabul edemeyiz. Yezd’de konaklayacağımız yeri gelmeden çok önce seçtik. Sessizlik Kuleleri.

Yezd bir çöl şehri. Bunu yalnızca sıcağıyla ve kumuyla hissettirmiyor. Yezd’deki tüm evler, dükkânlar, hanlar, camiler çöl renginde. Sıvasız kerpiç evler yeryüzüyle yekpare gibiler. İnşa edilmemiş de yeryüzünden yükselmiş gibi duruyorlar… Bu hardal sarısı şehir, insana Mardin’i hatırlatıyor. Herhangi bir sokağından içeri dalıp nereye gittiğini bilmeden gezmek de Mardin’de olduğu kadar keyifli. Tüm evlerin tepesinde yaklaşık 2 metre yüksekliğinde kutu gibi bacalar var. İsimleri bad-gir. Bad-girler Yezd’in doğal klima sistemleri oluyor. Rüzgârı alıyor, bacasında şöyle bir dolaştırarak bir şekilde soğutuyor ve evin içine veriyor. Bagh-e Devlet Abad binasında 33 metre yüksekliğinde bir bad-gir varmış ama görmeye gitmedik. Bunun yanında suyun kendi kendine soğumasını sağlayan kümbetleri de mevcut. Kısaca Yezd, çöl sıcağıyla en doğal şekilde mücadele etmeyi öğrenmiş.

Burada Sessizlik Kuleleri’ni biraz anlatmak lazım. Gerçek isimleri Dakhme. Ölen kimseleri gömmenin toprağı, yakmanın da havayı kirleteceğine inanan Zerdüştler, ölülerini etçil kuşların yemesi için bu kulelere bırakıyorlar. Kulenin tepesinde kuşlar, ölüleri yemeye gözlerinden başlarlarmış. Muhtemelen orası bir çöl, göz de en sulu organ olduğu için. Kulede bekleyen rahip ilk olarak hangi gözün yendiğini görmek için kenardaki delikten olanları izlermiş. Önce sağ göz yenirse merhumun huzurlu bir yere, sol göz yenirse azap dolu bir yere gideceğine inanırlarmış. Uzun zaman önce (Konuştuğum ve okuduğum her yerden farklı tarihler duydum. 1940 – 1970 yılları arasında bir gün.) Sessizlik Kuleleri’nin kullanımı yasaklanmış. O günden beri Zerdüştler, ölülerini kulelerin hemen kıyısındaki mezarlara gömüp toprağı kirletiyorlar.

Şehir meydanında biraz vakit geçirip Zerdüştlerin tapınağı olan Ateşgede’ye geçiyoruz. Yezd’de 500.000’e yakın Zerdüşt yaşıyor. Tapınakta 470 yılından beri hiç sönmemiş bir ateş var. Rahipler her gün belli saatlerde bu ateşi tekrar tekrar besliyorlar. İçeride bu ateşten ve hiç sönmediği bilgisinden başka ilgi çekecek bir şey yok. Zerdüştlerin kutsal kitabı Avesta’dan pasajlar parça parça duvarlara asılmış. Şöyle bir bakıp çıkıyoruz. Ramazan olduğu için tüm lokantalar iftara kadar kapalı. Bakkala, fırına uğrayıp yanımıza yiyecek bir şeyler alıp otobüs durağına gidiyoruz. İki belediye otobüsü değiştirip Yezd’e geliş sebebimiz olan Sessizlik Kuleleri’ne varıyoruz.

Otobüsten iniyoruz, iki kule de tüm heybetiyle karşımızda duruyor. Yalnız saat öğlenin 12.00’si hava da 40 dereceye yakın. Güneşin biraz eğilmesini beklememiz gerekiyor. Karnımız acıktı ama dediğim gibi iftardan önce açık lokanta bulmak imkânsız. Tenha bir köşe bulup azığımızı açıp yemeye başlıyoruz. Derken önünde oturduğumuz apartmandan bir kadın çıkıp yanımıza geliyor. “Aman çok ses yaptık, ayıp ettik ortalık yerde yemek mi yenir?” derken kadın hiçbir şey söylemeden koca bir kâse tatlıyı verip gidiyor. Tatlının üzerine tarçınla “Allah” ve “Ali” yazmış. Tatlının ne olduğunu çıkartamadık ama yeşil renkliydi ve tadı biraz keşkülü andırıyordu. Ne olduğunu pek önemsemeden onu da yiyoruz. Derken öğlen güneşi inmeye başlıyor ve kulelere doğru yürüyoruz. Karşımızda iki tane kule var. Yüksek olanı seçip tırmanmaya başlıyoruz. Kısa ama dik bir tırmanıştan sonra tepeye kuruluyoruz. Hava kararana kadar turist kafileleri ve şehirde rahat edemeyen sevgililer gelip gelip gidiyorlar. Gece kulede uyuyacağımız için iyice sahiplendik. Biz kulenin sahipleri, diğer ziyaretçiler de misafir gibiyiz. Tatlının kalanı, hurma, ekmek, su, kavun her gelene bir şeyler ikram ediyoruz. Sonra güneş batarken son bir misafir geliyor. Arabasını kenara park edip kulenin eteklerine oturup bir uzun hava tutturuyor. Yarım saat boyunca durmaksızın söylüyor. Biz tepede kendimizi fark ettirmeden onu dinliyoruz. Onu buraya atan dert neydi? Onu izlediğimizi fark etti mi? Gitsem dertleşmek ister miydi? Hiçbirini bilemedim. Biz çıt çıkarmadan yarım saat boyunca onu dinledik, o da yarım saat boyunca dinlenmeden söyledi. Yarım saatin sonunda türkü bitti, arabasına atlayıp geldiği yönden gitti.

Derken hava karardı. Yezd’e gelmeden evvel İsfahan’da çadırımızı kaybettiğim için gece yalnız tulumlarla idare edeceğiz. Duvar dibinde korunaklı bir yere tulumları serip yatıyoruz. Gece boyunca çöl kendini hissettiriyor. Uğultu, sert rüzgâr, ağzımıza burnumuza dolan kum… Gece bayağı zor geçiyor. Bir şekilde sabahı ettikten sonra konuşuyoruz, dördümüz de gece kâbus üstüne kâbus görmüşüz. Gecenin şartlarının zorluğundan mı yoksa mekânın geçmişiyle mi ilgiliydi bilemedim.

Sabah tekrar misafirler geliyor. Bu sefer en ilginci bir tekvandocu ve fotoğrafçı oldu. Sabahın ilk ışığını ve Yezd manzarasını kullanmaya gelmişler. Biri havaya uçan tekmeler savuruyor, öteki fotoğraflarını çekiyor. Tekvandocu ve fotoğrafçıyla biraz muhabbet ettik, birkaç fotoğrafını da biz çektik. Sonra bir Japon turist kafilesi, bir çift sonra biz de kuleden indik. Farklı bir şey var mı diye öbür kuleyi de kısaca ziyaret edip şehre dönmek üzere kuleleri terk ettik.

Azığımız gece tükendi, şimdi karnımız aç. Sağa sola bakınırken öğlen vakti mümkün olmayan şekilde bir yerden kebap kokusu geliyor. Kokuyu takip edip bir pasajın içine giriyoruz. Bir lokanta girişini brandayla kapatmış ama kokuyu engellemek mümkün değil. Harıl harıl çalışıyorlar. İftar vaktinde büyük bir davet verilecekmiş. Önce yemek vermek istemiyorlar “Seferi seferi.” diyince kabul edip önümüze kebapları diziyorlar. Karnımızı doyuruyoruz, hesabı istiyoruz, kabul etmiyorlar. Ne kadar ısrar etsek de hesabı ödetmiyorlar. Karnımız tok, keyfimiz yerinde, şehir merkezine doğru yol alıyoruz.

Şehirde sokakları gezmenin keyifli olduğundan bahsetmiştim. Şehir merkezine dönünce sırtımızda çantalarla sokaklara dalıyoruz. Bad-girlere bakıp havayı nasıl soğutabileceğini anlamaya çalışıyoruz, sonuç alamayınca dolaşmaya devam ediyoruz. Mahalle maçı yapan çocukların topuna dalıyoruz. Karşılıklı birkaç penaltı atışıyoruz, yaşımızın olgunluğuyla gol yemeyi ihmal etmiyoruz.

Şehirde bir de Su Müzesi var. Yezdliler’in geliştirdiği “Qanat” denen yer altı su kanalları anlatılıyor. Qanatlar 2000 yıldır kullanılıyormuş. İran’ın geri kalanında da kanal açma işlerinde Yezdliler bir numaraymış. Bir çöl şehrinde su müzesi hem ironik hem de anlamlı… Caddede geziyoruz. İran’da gezdiğimiz her şehirde büyük bir kapalı çarşı var. Yezd’de ise büyük bir tane yerine bir sürü küçük pazar mevcut. Tüm caddeler ve pazarlar zanaatkâr dolu. Demircisi, marangozu, şeker imalatçısı, üstüpü toptancısı… Hepsi işini yüzyıllardır yapıyormuş gibi gözüküyor. Hepsi dükkânına ya da atölyesine benzemiş. Ağır ağır işlerine bakıyorlar. Çöl seven bir insan olduğum için gereksiz anlamlar yüklemiş olabilirim ama şehirde yaşayan herkes sanki çok sabırlı, çok bilge gibi geldi. Muhtemelen abartıyorum ama yine de ayrılırken gönlüm Yezd’de kaldı.

Etiketler , , , , ,

Jaisalmer

Bir yarışma için hazırlamış ve yarışmanın deadlineını kaçırmıştım. Bilgisayarda paslanacağına burda dursun bari.

Hindistan’a dört arkadaş elimizde spiral şeklinde bir rotayla ayak bastık. Gidilmeden olmaz şehirleri ve kişisel olarak görmek istediğimiz şehirleri sıralayıp, Mumbai’dan güneydekileri silince geriye bu rota kalıyordu. 15 günlük bir İran gezisinden yeni çıkmıştık. Onun yorgunluğu üzerine Delhi’de gördüğümüz kalabalık ve gürültüyü çekemeyeceğimizi kısa sürede anlamıştık. Rotaya baktık ve sırada Delhi kadar olmasa da kalabalık şehirler sıralanmış bekliyorlardı. Jaipur, Agra, Varanasi… Şehirleri atlayıp kendimizi doğaya vurmamız şarttı ama nereye gidecektik? Hepimizin gitmek istediği yer kendi kafasında netti. Yalnız bunu ötekilere anlatmak biraz zordu. Upuzun müzakerelerin sonunda hiçbir yere varamadık ve dörde bölündük. Ben çöle gitmeyi seçtim. Bu da çöl gezimin hikâyesi. (Merak edenler için diğer üç arkadaşlarımdan Su Goa’yı, Boğaç Nepal’i, Cengiz de eski rotayı takip edip turistik yerleri seçti.)

Hindistan’a ayak bastığımdan beri çöl ve deve sayıklıyordum. Ömrümde çöl görmedim. İlk kez görecektim. Ufuk çizgisine kadar pas parlak, sapsarı, yakıcı ortamı görmek fikri içimi kıpır kıpır etmeye yetiyordu. Deveye gelince, Camel içmeyi severim, Camel grubuna bayılırım hatta Eski Camel diye bir müzik grubu kurmayı bile denemiştik. Şekline, sabırlı görünüşüne, upuzun adımlarına, baygın bakışlarına… Deveye de çöle de sevgimi anlatmam güç, sebebini açıklamaya çalışmam imkânsız.

Jaisalmer’e tek tren Jodhpur’dan sabaha karşı beşte geliyor. Tüm otellerin toutları* o saatte istasyonda bekliyorlar. Ben henüz Jodhpur’dan trene biniyordum ki bir çocuk kolumdan tutup Jaisalmer’e mi gittiğimi sordu. Elime bir otel broşürü tutuşturdu. “Jaisalmer’de abim bekliyor. Ona senden bahsedeceğim. Gidince otelimize bir bakmaz mısın?” dedi. O an tek isteğim ranzaya yatıp uyumaktı. Çocuğu bir an önce başımdan savmak için “Olur olur.” diyip içeri girdim. Elime tutuşturduğu kataloga bakmamıştım bile. Şöyle bir baktım da gayet güzel bir otel. Dış mekan fotoğrafında otelden mutlu mutlu ayrılıp el sallayan yaşlı insanlar var. Odaların fotoğrafı gayet ferah, geniş, konforlu gözüküyor. Fiyatı da şu ana kadar kaldığım her otelden daha ucuz. 100 rupi (2$). Katalogda bizi kazıklamayı kesinlikle istemediklerini, otelcilik işini gönülden yaptıklarını anlatıyorlar. Yalnız yazı imla hatalarıyla dolu. Böyle güzel bir otelin katalogunun böyle özensiz olması garip geliyordu ki karşı ranzamdaki Hollandalı adam beni uyarıyor. Otelin tepesindeki tabelaya biraz dikkatli bakınca photoshop olduğu anlaşılıyor. Epey de kötü bir photoshop. Muhtemelen internetten toplanmış fotoğraflarla yapılmış. Katalogu kenara koyup yatıyorum. Benim kafam uyumaya çalışırken edebi cümleler kurar. “Trenim son hızla Jaisalmer’e gidiyordu. Oysa o çocuğun abisine attığı mesaj kadar hızlı olmamız mümkün değil.” ayarında bir cümle geçti. Sonra uyumuşum.

Gürültüyle bir hengamenin içine uyandım. Tren istasyonu pazar yeri gibi. Toutlar, tuttukları turisti arabaya, rikşaya ne bulurlarsa ona bindirip otele götürmeye çalışıyorlar. Trenden dışarı ilk adımımı atarken koluma Jodhpur’da otel katalogunu veren çocuk yapıştı. “Yok gelmeyeceğim, vallahi gelmem, hayatta gelmem. Hem sen burada olmayacaktın. Abin nerede?” diye diye zor da olsa çocuğu atlattım. İstasyonda kolumdan zorla çekenler, “Şuradaki kız seni çağırıyor.” diyip arabasına bindirmeye çalışanlar… Uyku mahmurluğuyla o keşmekeşin içine dalmak travmatikti… Jodhpur’da çocuğun bana uzattığı sahte katalogun aynısından burada bir kişi daha uzatıyor. Yalnızca tepedeki otel ismi ve otelin dış fotoğrafındaki katalog isimleri farklı. Üzerimdeki mahmurlukla saçma bir şey yapmayayım diye köşeye siniyorum. Bu adamlardan neden zebellah gibi kaçtığımı merak edebilirsiniz. Eninde sonunda ben de bunlardan birinin götürmeye çalıştığı otele kendim gideceğim. Toutlara her bulaştığımda epey fena kazıklandım. Hindistan’da ilk öğrendiğim şey bu adamlardan uzak kalmam gerektiği oldu. Hem otelimi daha gelmeden önce internetten seçmiştim. Yerini de bulabilirmişim gibi geliyor. Neyse ben bir köşede kendi kendime beklerken turist kapanlar turistiyle gitti, kapamayanlar eli boş döndü ve ortalık yatıştı. Cehennem gibi istasyon on beş dakika içinde bomboş kaldı. Saat sabahın beş buçuğu ben çantamla istasyondan çıktım ve karşıda açık gördüğüm lokantaya gidip yiyecek bir şeyler sipariş ettim.

Hindistan’ın yemeklerdeki acı problemi herkesin malumu. Bir Hataylı olarak taddaki acı bana çok koymuyor da midemle ilgili problemlerim var. Buranın acısı özellikle sabahları gastritimi fena azdırabiliyor. Acı olmadığını bildiğim samosa böreklerinden üç tane sipariş ediyorum. Pişmesini beklerken saat altıyı buluyor. Bir bardak ananas suyuyla hüpletip yola çıkıyorum. Önce Gadisar Gölü’nü, sonra göl kenarındaki Gadisar Kapısı’nı sonra da Mystic Jaisalmer yazan oteli bulup içeri giriyorum. Kapıdan girince karşınızda kalan duvara koca harflerle “This being human is a guesthouse.” diye başlayan bir metin var. Altında da imza olarak Rumi… Otel sahibi Ashraf Ali’yle muhabbete başladık. Türkiye’den geldiğimi öğrenince inanılmaz seviniyor. İran üzerinden geldiğimi öğrenince bir kez daha seviniyor. Ben fiyat sormak, oda görmek falan isterken beni konuşturmuyor. Mevlana’dan, Nasreddin Hoca’dan, Şems’ten, Hafız’dan bahsediyor. “Tamam diyorum. Bana bir oda göster, biraz uyuyayım, akşam yemeğinde doya doya muhabbet edelim.” Dediğim gibi ben uyandıktan sonra muhabbete başlıyoruz. Otelin girişinde yazan Mevlana alıntısını görmüştüm ama bir kez de o gösteriyor. Gece geç oluyor. “Ben damda yatsam olur mu?” diyorum. Kabul ediyor. Damın fiyatını soruyorum “Sana bedava.” diyor. Uyku tulumumu alıp dama çıkıyorum.

Jaisalmer’de pek çok evin damı salonu gibi… Kahvaltı damda, akşam yemeği damda, yemekten sonra kerahat vakti damda geçiyor. Benim karşı damımda Sikh bir aile var. Çocuklarını bile damda yıkıyorlar. Bu arada Ashraf’e odada değil sürekli burada yatmak istediğimi söylüyorum. Hemen yanımda da bir baz istasyonu var. Baz istasyonu kargaların kamusal alanı. Sabah güneş doğmadan az evvel yanımda gaklayarak beni uyandırıyorlar. Güneşin doğuşunu izleyip, başka bir saatte asla sessiz bulamayacağım sokağın sessiz haline bakıp geri yatıyorum. Kargalardan bir tanesinin resmen dağınık saçları var. Her sabah aynı yere konuyor. Her sabah beni onun uyandırdığına inandırdım kendimi. Emin olamıyor tabii insan. Öbür kargalardan biri uyandırıyor da olabilir ama ben kendimi en çok dağınık saçlıya yakın hissettim…

Şehir merkezindeki birkaç turistik noktayı şöyle bir gezdikten sonra deve safarisi bakmaya başladım. Sizi ciple alıyorlar. Yol boyunca turistik 5-6 noktada gezdirip son durak olarak Sam Sand Dunes denen çöle götürüyorlar. Çölde konaklayabilir ya da gece dönebilirsiniz. Yalnız bu safariyle ilgili biraz problemlerim var. Aşık olduğumu söylediğim çölün ve develerin turist mezesi olması biraz canımı sıkıyor. Bir yandan da görmek için delirdiğim şeyler var. Sömürülmelerine göz yummakla görememek arasında gidip geliyorum. Kafamda gelgitlerle meydanda gezinirken bir tabela gözüme çarpıyor: “Desert Bikes For Rent”. Hemen dükkâna dalıp fiyat öğreniyorum. Tek bir problem var. Ömrümde hiç motosiklet kullanmadım.

Kafamda planı kuruyorum. Motoru kiralayacağım dükkânda adamların dikkatini çekmeyecek kadar bilsem yolda zaten öğrenirim. Tüm gün boyunca sokakta motor kullananları izliyorum. Neyse ki bolca var. İlk çalıştırma anını, gaz vermeyi, kalkışı bayağı bir gözlemliyorum. Bu arada karnım acıkıyor ve kafe gibi gözüken bir yere doğru yürüyorum. Önünde durduğum dükkânın ne olduğu dışarıdan ne olduğu tam olarak anlaşılmıyor. Ben öylece bakarken bir motor önümde durup

-Aradığın dükkân burası değil. diyor.

-Ben ne arıyorum ki?

-Güven bana. Daha üç ay önce açıldılar ve ondan fazla şikayet var.

-Ne şikayeti kardeş ne satıyorlar?

-Kurabiye.

-Kurabiye mi?

-İçmek için. (Drink değil smoke.)

-Heaaaa. Tamam da yok ben içmeyeceğim de senin motorla biraz gezsek bir tur atsam olur mu?

Teklifim kabul edilmiyor ve ayrılıyoruz.

Birkaç saat daha motorcu izleyip motor kiralama dükkânına gidiyorum. Hindistan’da satıcılara karşı ciddi güvensizlik var. Haksız bir güvensizlik değil. Epey kazıklıyorlar. Satıcılar da bir deftere memnun müşterilerden kendi dillerinde memnuniyetlerini dile getirmelerini istiyorlar. Bu iş bizim de işimize yarıyor. Kendi dilinde yazı yazan eski müşteri, yalnızca memnuniyetini değil uyarılar da yazıyor. Motorcu adam defterdeki tek Türkçe yazıyı bulup gösteriyor. Erdem diye biri 2006’da yazmış. “İlk bakışta puştluk yapacakmış gibi gözüküyor ama güvenilir bir adam. Yalnız geceleri motoru bana bırak derse bırakmayın benzin çalabilir.” yazmış.

Yarım saatliğine motor kiralıyorum. Çalıştırma anını tekrar tekrar izledim. Bence becerebilirim. On yaşında bir Honda seçiyorum. Yenileri de var ama fiyatı kiraladığımın bir buçuk katı. Çok para bayılmanın lüzumu yok. Sağ taraftaki pedala sertçe basıp aynı anda sağ taraftaki kolu çevireceğim. Deniyorum olmuyor. Adam da motorun kötü olduğunu düşünmemden korkup o çalıştırıp bana veriyor.

Şehir merkezinde gezmeye başlıyorum. Daracık sokaklar, karşıma çıkan inekler, ters yönden gelen rikşalar… Trafikte korna çalan herkese anavrat küfreden ben elimi kornadan çekemiyorum bile. Yarım saat içinde 5-6 kez motoru istop ettirip yol ortasında kalakaldım. Her seferinde de çaresizliğimi gören birileri gelip yardım etti. Her yardımda bir şeyler kaptım. Yarım saatin sonunda motoru teslim ettiğimde “Yarın 24 saatliğine kiralıyorum.” Diyecek özgüvene sahiptim. Kafamda tüm gün aynı şarkı dönüyordu. “I’ve been through the desert on a horse with no name. ‘Cause in the desert you can’t remember your name.”** Ben de yarın on yaşındaki adsız atımı alıp çöle doğru süreceğim.

Geç saate kadar şehir merkezinde mala mal gezip vakit geçiriyorum. Tam meydandan otele dönmeye niyetlenmişken sabah konuştuğum motorlu tekrar önüme kırıyor. “İşte aradığın dükkân burasıydı.” diye bir yer gösteriyor. Adı Lassi Shop***. Küçücük bir dükkân. Mekanın önünde yaşadığım dört dakikalık kararsızlıktan sonra içeri dalıyorum. Bir adam gelip önüme bir fotoğraf albümü koyuyor. Hikaye aslında şöyleymiş: Bizim Sultanahmet’teki Puding Shop gibi Jaisalmer’de de hippilerin uğrak yeri olan Boungh Place diye bir yer var. Hindistan hükümeti alternatif tıbbı tanıyor. Burası da alternatif tıp merkezi adı altında marihuanalı kurabiye, marihuanalı lassi ve marihuana satıyor. 60’lardan beri açık olan dükkânın ismini nasıl oluyorsa üç sene önce başka birileri satın alıp Boungh Place ismiyle kendilerine bir yer açıyorlar. Adamın bana verdiği fotoğraf albümünde albümde mekanın eski fotoğrafları ve 60’lardan beri gelenlerin yazdığı mektuplar vardı. Benim içinde olduğum dükkân da adını Lassi Shop yapıp tekrar tutunmaya çalışıyor. Bir menü uzatıp “Özel olanından istersen fiyatı ikiyle çarpılıyor.” diyor. Bir bardak tuzlu özel lassi söyleyip kafama dikiyorum. İkinciyi istiyorum ama vermiyorlar. “Acele etme bir saat sonra çarpar.” diyor ama 2-3 saat sonunda şöyle hafifçe bir çarptı. Bu arada otele çok hoş iki tane Alman kız gelmiş. Çay içip muhabbet etmeye damıma çağırıyorum.

Kızlar Daarjelling’e gideceklermiş. İkisi, otelin deve safaricisi Cicey (Okunuşu Cicey, yazılışı nasıl bilmiyorum.), Ashraf ve ben uzun uzun muhabbet ediyoruz. Kızlar her yaz geldikleri Alanya’yı anlatıyor, ben İran’ı anlatıyorum, Ashraf Tac Mahal’in arka bahçesinin ön taraftan çok daha güzel olduğunu anlatıyor… Bir ara herkes Cicey’e dönüyor. Anlatırken sıra gözetmiyorduk tabiî ki ama bir an herkes sıranın Cicey’e geldiğini hissedip ona dönüyor. “Çöl benim Türkiye’m.” diyor Cicey. “Çöl benim Almanya’m, Danimarka’m, Daarjerlling’im her şeyim. İnsanlar geliyorlar, onları çölde gezdiriyorum. Geceleyin yıldızları izleyip bana geldikleri yeri anlatıyorlar. İsrail’den geldim, İtalya’dan geldim, İngiltere’den geldim deyip ülkelerini anlatıyor. Kimisi ülkesinden söz etmiyor gezdiği yerleri anlatıyor. Dünyanın bütün ülkelerini çölde dinlemişimdir. Çöl benim dünyam.” Rajhastan’ın dışına ömründe bir kez çıkmış. Delhi’ye gidip iki gün kalıp geri dönmüş. Sonra Cicey bize “çöl kahvesi” denen kahveden yapıyor. Kahvenin içine baharatlar, biberler ne bulursa katıyor. “Çölde soğan katanı bile bulursun.” diyor. Baharatlı kahve nasıldı? Güzel diyemem, kötü de diyemem. Ölmeden denenmesi gereken, denenmese hiçbir şey kaybedilmeyecek, denense de bir daha asla içilmeyecek yüzlerce şeyden bir tanesi gibiydi.

Sabah yine kargamla güneşten evvel uyanıp kendime yolluk yaptırıyorum. Geceden teslim aldığım motora atlayıp yola çıkıyorum. Motorcudan bir çöl yolu haritası almıştım. Ashraf de geceleyin harita üzerinde bana bir rota çizip gitmem gereken yerleri işaretledi. Tulumumu ve yolluğumu motorun arkasına bağlayıp sabahın ilk ışığıyla yola çıkıyorum. Şehrin hafifçe dışına çıkınca boş yolda yaldır yaldır gidiyorum. Motorum son gazla 80 km hız yapabiliyor. Amar Sagar denen yarısı göle batmış mükemmel bir köy kenarında kahvaltımı yapıyorum. Çapatiye**** sarılmış muzumu yiyip gölü izliyorum. Tekrar yola çıktığımda köylü kadınlar uzaktan bana bağırıyor. Yanlarında durduğum anda onlarcası uzaktan koşup yanıma geliyor. Hepsi etrafımı sarıp CHOCOLATE CHOCOLATE diye bağırıyorlar. Elimdekileri veriyorum, hepsi kapışıyorlar. Sonra biri motorun kenarına bağlı yolluk poşetini koparıp kaçıyor. Bir anda yemeksiz kaldım. Biraz ilerde de çikolata isteyen çocuklar karşıma çıkınca “Ellerim bak boş kaldı.” hareketi yapıyorum.

Yola devam ederken develer hakkındaki politikamın ne kadar doğru olduğunu kendime doğruladım. Bir ovaya saldıkları develer kaçamasın diye iki ön ayağını birbirine bağlamışlar. Hayvanlar adım atabiliyorlar ama küçücük adımlar atabiliyorlar. Böylece hayvanın ovada gezmesine izin verip uzaklaşmasını engellemiş oluyorlar. Ayakların arasındaki ipi çakımla kesmeyi düşündüm ama ben ayaklarına eğilmişken korkarlar, üzerime basarlar diye korkup vazgeçtim. Motorumu 6-7 denemede zar zor çalıştırıp yola devam ediyorum. Yanımdan geçerken adres sorduğum bir adamla yan yana yola alıp bağıra bağıra muhabbet ediyoruz. —–NERELİSİİİN?

-TÖRKİİ!

-TOKYO MUU?

-YOK YOK TURKİİİ! (Aynı yanlış anlaşılmayı on kere yaşamışımdır. Törki diyince anlamıyorlar Turkii demek gerekiyor.)

Biz yan yana giderken bir muson bastırıyor. Motorla giderken yağan yağmur insanın göğsüne göğsüne vurup epey acıtıyor. “Gel benim köye sığınalım.” diyor ve onun köyüne sapıyoruz. Köy bildiğimiz Afrika kabilelerinin yaşam alanı gibi. Samandan yapılmış evler tek oda boyutundalar. Çocuklar etrafımı sarıp beni izliyorlar. Afrika’da kabile ziyaret eden Levi Strauss gibi hissediyorum. Bu arada köye rikşasıyla bir adam geliyor. Köy yaklaşık 10 haneden oluşuyor. Biri beni davet eden adam, rikşayla gelen de yan komşusuymuş. Komşu Müslüman’mış. Benim Müslüman olduğuma inanmıyor. Bildiğim duaları okuyorum, imanın şartlarını sayıyorum. “İstersen akşam gel senin için tavuk öldürelim.”***** diyor. “Yok ben şehre döneyim eyvallah.” diyip motora biniyorum. Üç denememde de motoru çalıştıramıyorum. Çocuklar etrafımı sarıp suratıma karşı kahkaha atıyorlar. Beni çöle getiren adam gelip ilk denemede motorumu çalıştırıyor. Çocuklar daha fena gülüyorlar. İlk gazı verirken motoru istop ettiriyorum ve tekrar çalıştıramıyorum. Adam tekrar gelip benim için çalıştırıyor. Çocuklar etrafımda deli gibi gülüyorlar. Köy Halkı: 2 Yabancı: 0

Güneş eğilmeye başlayınca daha fazla vakit geçirmeden çöle gidiyorum. Varır varmaz safari yapmama kararımı bir kez daha doğrulayıp kendimi takdir ediyorum. Manzara gerçekten iç acıtıcı. Çöl pislik içinde, develer çöplerin arasında müşteri bekliyor. Safari satıcıları etrafımı sarıyor. Ben mutsuz mutsuz çölün içine yürüyorum. Çölde poşetle dolaşan çocuklar içecek satıyorlar. “This like… You want a beer?” diyor. Bir bira alıp kuma oturuyorum. Mutsuz mutsuz çölü izleyip biramı içiyorum. Romanlar “You want gypsy dance?” diye dolaşıyorlar. Hindistan Romanlarının müzikleri, turist çığlıkları, rüzgar uğultusu arasında biramı içiyorum. Seyahatin ilk anından beri beklediğim anın tam içindeyim ama mutsuzluktan ölmek üzereyim… Tabii mutsuzluğumun tek sebebi çölün durumu değil. Sanırım tek başıma gezdiğim için düşünmeye çok zamanım oluyor. Arkadaşlarımdan ayrıldığımdan beri düşünüp düşünüp mutsuz oluyordum ama şu anda tepe noktasındayım. Aynı çocuk bir tur atıp yanıma geri geliyor. “This like… One more beer?” diyor. İkinciyi de içip, A Horse With No Name’i mırıldanıyorum. Şişelerimi ve mutsuzluğumu alıp motoru park ettiğim yere gidiyorum. Üç tane çocuk etrafımı sarıyor. 10 rupi karşılığında bir şey satmak istiyorlar. Ne olduğunu soruyorum eliyle “Nasıl koyduk ama!” der gibi bir hareket yapıyor. 10 rupiye iki paket prezervatif satıyorlar. Devletin bedavaya verdiği prezervatiflerden… Hindistan halkın nüfusunu arttırmaması için epey uğraşıyor. Indira Gandhi döneminde “Vazektomi Yaptır, Transistörlü Radyoyu Götür” kampanyası yapılmış. YouTube’a “India Condom Advertisement” yazarsanız prezervatif kullanımını arttırmak için yapılmış müthiş videoyu da izleyebilirsiniz.

Hava tamamen karardı. Motora atlayıp şehre geri dönüyorum. Gece yolculuk yapmak ayrıca korkutucu. Motorumu tekrar çalıştıramamaktan korkuyorum, benzimin bitmesinden korkuyorum. Motorumu adama içindeki benzinle teslim edeceğim için tam yetecek kadar aldım. Yol üzerinde tek bir benzinci yok. Yoluma bir tane otostopçu çıkıyor ama motoru durdurursam tekrar çalıştıramam korkusuyla onu da almadım. Korku içinde geçen bir yolculuk sonunda şehre varıyorum. Şehre girer girmez motoru kiraladığım adamla karşılaştım. Motoru oracıkta teslim ettim. Yol boyunca yaşadığım korkuları sırtımdan atmanın keyfiyle bir ananas suyu alıp adamla muhabbet ediyorum. Muhabbetten sonra adam dükkânına götürmek üzere motora atladı ama çalıştıramadı. Bozulması korkum yersiz değilmiş ama ben az önce teslimimi yaptım. Olay üzerime kalmadı. Bozulma ihtimalini ya da motorun üzerindeki bir hasarı üzerime atmaları ihtimaline karşı pasaportum yerine akbilimi rehin vermiştim. Olay çıkarsa akbilimi bırakır giderdim.

Motoru teslim edip otele dönerken Lassi Shop’un önünden geçtim. Çalışan adamın selamını alıp içtiğim lassinin pek bir şey yapmadığını söyledim. “Ayıp ettin gel bu sefer bizden olsun. Öncekinden daha sert yapayım.” dedi. Bayağı yorgunum. Yarına söz verip otele gidip kendimi damıma atıyorum.

Sabah yine karga, güneş, sonra karşı komşularla damdan dama çay keyfi derken öğlen ediyorum. Gezilecek yerler gezildi, göle bir kez daha uğrayıp lassicime gidiyorum. Dükkânda başkası bekliyor. Meseleyi anlatıyorum. “Dün senin arkadaşın bana özel lassi ısmarlayacağına söz vermişti.” diyorum “İyi hadi gel yapayım bir tane.” diyor. “Ha bir de geçen sefer pek etkilemedi diye bu sefer extra koyacaktı.” Tuzlu bir lassi geliyor. “İyi kafa yapsın istiyorsan bir kerede dik.” diyor. Fondipleyip kendimi sokağa atıyorum. İki saat sonra kendimi bir kafede oturmuş hayatımdaki problemleri kazıyıp ne kadar pislik, ne kadar korkak olduğumu falan düşünürken buldum. Saatlerce oturmuş kendime saldırmış da saldırmış bana mısın dememişim. Akşamüstü kafeden kalktıktan sonra yüzlerce sarıklı adamı bir parkta bekleşirken gördüm. Sarıklı derken köylülerin taktığı, rengârenk, bedevi stili sarıklar. Protesto hazırlığı olduğu belli. Ellerinde Hinduca pankartlar var. Bir dayı kürsüye çıkıp konuşuyor, herkes alkışlıyor ve yürümeye başlıyoruz. Yolda birisi meseleyi anlatıyor. Şehrin dışındaki çöle dikilen rüzgâr panellerini protesto ediyorlarmış. Ashraf bahsetmişti o panellerden. Özel mülkiyetmiş, adam elektriği kendi şirketi için kullanıyormuş. O da sevmeyerek bahsetmişti zaten. İngilizce bir pankart görüyorum. “Bitki Ve Hayvan Alemini Rahat Bırakın! Ulusal Çöl Kuşu Godovan’ı Koruyun!” Konuştuğum adam turizmden bahsetti ama meseleyi anlayamadım. Turizm çöle zarar verdiği için çöl turizmi mi istemiyorlar yoksa panellerin olduğu bölgede turizm yapılamıyor diye mi protesto ediyorlar çözemedim. İçtiğim lassinin kafası hâlâ benimle, renkli sarıkların arasında yürürken bakıyorum otelin önünden geçiyoruz. Ahaliden ayrılıp otele gidiyorum. Ertesi akşam Bikaner treniyle ayrılmayı düşünüyordum ama şehirde yapacak daha fazla bir şey yokmuş gibi geliyor. Bir haftaya yakındır buradayım. Sokakta gören esnafın “Jaisalmer’e mi yerleştin?” sorusuna bile maruz kaldım. Çok kaldığımdan değil de ortalıkta gezmeyi çok sevdiğimden bence. Yüzümü çabuk eskittim.

Çantamı topluyorum. Son olarak dama çıkıp matımı ve uyku tulumumu topluyorum. Damımdan karşı komşularımın akşamüstü çay keyfine bakıyorum, baz istasyonundan atlayıp teker teker karşıdaki ağaca süzülen kargaları izliyorum, samimiyetimin el göte parmak kıvamına geldiği çalışanlarla vedalaşıyorum. Vedalarla ilgili canımı sıkan bir şey var. “Tekrar gel”ler, “Sık sık konuşuruz”lar, “Ben de memleketime seni beklerim”ler o kadar hızlı yalan oluyorlar ki insan kendi vefasızlığına şaşırıyor. Her yolculuktan sonra iletişimde kaldığım birileri muhtemelen oluyor ama her seferinde inanarak söylediğim bu cümleler ertesi gün bütün anlamlarını yitiriyorlar. Bu cümleyi her gezimde on beş kişiye söylüyorumdur. Sonunda bir kişi ya kalıyor ya kalmıyor. Bence literatüre “Gezgin vefasızlığı” gibi bir terim düşülmeli. Neyse kankalarım hava kararınca beni istasyona bırakıyorlar, Bikaner trenine atlayıp Jaisalmer’i tüketmiş olmanın hazzıyla yola çıkıyorum.

*Tout: Turist avcılarına turistlerce verilen isim.

**America – A Horse With No Name

***Lassi: Hindistan’ın boza kıvamındaki ayranı. Tuzlu, şekerli, muzlu, ananaslı, mangolu, çikolatalı çeşitleri her yerde var. Ayrıca kimi bölgelerin değişik meyvelerle yapılmış yerel lassileri de mevcut.

****Çapati: Yassı bir ekmek. Lavaşın 4-5 kat kalıncası.

*****Cümlenin orjinali: “We can kill chicken for you.”

Etiketler , , , , , , , , , , ,

Hindistan’la ilgili kitaplar okurken sigara satan büfelerin hepsinde umumi sigara ateşi olduğunu okumuştum. Her gelenin ateş istemesinden bayan büfeceiler ağır ağır yanan bir sicimi bir yere bağlar altından yakarmış. İsteyenler b gün ağıır ağır yanan sicimden sigarasını yakabilirmiş. Ben gittim baktım böyle bir şey yok. Bir kutu kibriti umumi kullanıma açanları gördüm ama sicim hikayesine rastlamadım.
Daha sonra onun biraz daha modernini gördüm. Küçük bir katalitik soba gibi çalışan aletimizin düğmesine basılı tutunca alttaki teller ısınıyor ısınıyor ısınıyor, sigara yakmaya hazır hale geliyor.
Ben bundan neden bahsettim? Soldaki ilüstrasyonu görünce aklıma geldi bir an.