Tag Archives: bira

Kadıköy’de Bütün Bilardocuların Kapalı Olduğu Akşam

GoPro kamera aldım ama bisiklete takma aparatlarını falan alamadım o yüzden elimle video çekip duruyorum. Sarhoş olunca titretiyorum, parmağımı vizöre sokuyorum kötü oluyor.

Evden çıkıp bütün gün yürüyüp rakı içip Kadıköy’deki bütün bilardocuların kapalı olduğunu fark ettiğimiz bir akşamı şeyettim. Birazcık uzun oldu 3/4’ünde kesseymişim tadındaymış… İlk videom bu işte. Gezmeli Kadıköy turu.

Reklamlar
Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İtalya’da Bir Gece

Sahne: 20-25 kişinin oturduğu uzun bir yemek masası. Etraftaki kırmızı bez lambalar ve çekik gözlü garsonlar buranın bir Çin lokantası olduğunu belli ediyor. Masada irili ufaklı sayısız boş tabak ve bardak ve kadeh var. Herkes ne kadar doyduğunu belli eder vaziyette arkasına yaslanmış, kimisi masaya eğilmiş İtalyan İtalyan konuşuyor. Neşeli sesler, kahkahalar birbirine karışıyor. Masanın ucunda arkasına yaslanmış iki kişi var. Biri Amerikalı, diğeri Türkiyeli. Şu ana kadar sayısız aperatif, birinci tabak, ikinci tabak yenmiş, eşliğinde dörder beşer kadeh şarap, bir iki tane tadı çok kötü Çin birası içilmiş. Yetmemişçesine sert şatlamalık Çin içkisi bitirilmiş. Ardından yenilen tatlı, odaklandığımız ikiliyi sandalyelerine çivilemiştir.

 

Amerikalı: Ne yedik arkadaş.

Türkiyeli: Hakikaten ne yedik lan.

A: Ben de Amerika’da çok yemek yiyorlar sanıyordum.

T: Ben de Türkiye’de çok yemek yiyorlar sanıyordum.

A: Ne biçim yiyor lan bu insanlar.

T: Hepsi de filinta gibi maşallah.

— 25 saniyelik sessizlik —

A: Hahaha durumuma baksana ne komik.

T: Noldu anlamadım?

A: İtalya’dayım. Ama bir Çin lokantasındayım, (Önündeki tabaktan iki patatesi tek eliyle alıp ağzına sokuşturur), french fries yiyorum ve bir Türkle sohbet ediyorum.

T: Haha. (Kadehini kaldırır) Küreselliğe içelim. (Garson T.’nin önündeki tabakları alıp temiz bir tatlı tabağı koyar) Noluyo be?

Garsondan cevap alamayınca karşısına bakıp aynı soruyu tekrarlar.

Karşıdaki Kadın: Pasta yiyeceğiz. Bugün Stefano’nun doğum günü.

T: Ama daha yeni tatlı yedik.

KK: Olsun, Stefano bugün 50 yaşına bastı. (Baş parmağıyla yanında oturan Stefano’yu gösterir)

T: Oha hiç göstermiyor.

KK: Değil mi?

A: Nolmuş?

T: Pasta yiyecekmişiz.

A: E daha demin tatlı yedik.

T: Olsun bugün Stefano’nun doğum günü. 50 yaşına bastı. (İşaret parmağıyla çaprazdaki Stefano’yu gösterir)

A: Ne kadar genç gözüküyor. Bana sorsalar 40 falan derdim.

T: Dimi? Bence de. Hey Stefano! 50’ye mi bastın? Hiç belli etmiyorsun.

(Stefano sandalyesine asılı ceketin ceplerini karıştırır. Üçüncü cepte bulduğu bir kutuyu çıkartır. Uzanıp T’ye uzatır. T’nin uzanıp aldığı kutunun içinde şık bir yakın okuma gözlüğü duruyordur.)

T: Hahahaha

A: Hahaha

Stefano: Hahaha

Pasta gelir, A. ve T. söylene söylene önlerindeki bol meyveli pastayı gömerler. Üstüne önlerinde duran şişenin dibindeki sert Çin içkisini kardeş payı yapıp şatlarlar. T. bitirmediği yarım kadeh şarabı daha olduğunu fark eder. Onu da diker. Sonra hep birlikte restoranı terk ederler…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Fotoğraflarla İtalya – II

20130629_143927

İtalya’da en sevmediğim şey bu. Bir bar sokağa DJ ve dev hoparlör koyunca istediği kötü müziği çalmakta özgür olduğunu düşünüyor.

HOPPA GANGNAM STyLE

20130626_225204

Bir Mayıs Sokağı

20130625_192300

Güzel ev falan.

20130623_175816

Sigarayı bıraktım yine başladım yine bıraktım yine başladım yine bıraktım yine başladım

20130623_161415

Müze geziyodum sonra çok sanattan başım ağrıdı (ımmh) müze çok güzel, sonra başım ağrıyodu (fıhh) doğum günümdü canım sıkılıyodu hehehe sonra varhol falan, neyse t-shirt aldım çok güzeldi güve yedi.

20130623_153616

Doğumgünüm diye müze beleş.

20130621_212528

Afili biralardan en tadı en çirkin olanı bardaktaki.

20130621_111030

İşyerim

20130620_171222

İşten otele giden yolum.

20130618_210744

Bu bira fena değil. İki tane bira var İtalyan işi. Birinin adı Moretti diğerinin adı Poretti.

20130618_203005

Burada herkes koşuyor, spor yapıyor, çok fitler.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Fotoğraflarla İtalya

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İki Fişşek İki Deli Fişşek – I

Arkadaşlarım gelmiş, nasıl mutluyum… Lecco’nun altını üstüne getireceğiz… Oradan oraya koşacağız çok eğleneceğiz. Daha ilk günün sonunda belli oldu ki Boğaç’la Buse’de iş yok. Sevgili sevgili takılıyorlar. Murat’la deli fişek gibiyiz. İlk alışma gününden sonra iki güncük kaldı Murat. Bu da o iki günün hikayesi sevgili okurlar…

Cuma günü işe gitmeden önce kahvaltı edesim yok. Dün katıldığım doğum günü partisinde çok yedim. Otelde kahvaltıyı hazırlama saatlerinden bir saat önce çıktığım için bana geceden bir şeyler bırakmalarını rica etmiştim. Her gece kruvasanımı, nutellamı, reçelimi, balımı bırakıyorlar. O koca kahve makinelerini kullanmayı da öğrettiler. Sabahları kendi kahvemi yapıp bıraktıkları kahvaltılıkları gömüp işe gidiyorum. Dediğim gibi bu sabah yiyesim yok. Bıraktıkları kruvasanları, nutellaları, balları, reçelleri ceplerime doldurup bizimkilerin çadırına bırakıyor ve işe gidiyorum.

Günlerden cuma. Rapor yazma günüm. Tüm günü bilgisayar başında hafta boyunca neler öğrendiğimi anlatarak geçiriyorum. Saati 17.00 edip raporumu teslim edip doğru çadır ziyaretine…

Bizimkilerin şansına bu hafta sonu mahallemizde yaz festivali var. Hani Türkiye’de belediyeler festival yapıp Doğuş, Ankaralı Fevzican, Ferhat Göçer falan konserleri düzenler ya… Onun İtalyan versiyonu. Otelimde güzel bir yemek yiyip doğru güreş izlemeye gidiyoruz. Güreş dediğim WWS falan bayağı Amerikan güreşi. İki tane çıplak adamın birbirinin kafasını yere vururmuş gibi yaptığı güreşlerden.
Taraflardan birinin adı Charlie Kid. Kendine imaj olarak kovboyluğu seçmiş. Köşedeki direğe çıkıp havaya ateş açıyor. Bir tane de Teksas’lı petrol zengini tipli finansörü var. O da ağzında yanmayan purosuyla kitleleri coşturuyor. Charlie, halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanıyor. Sebebini sonradan öğrendim; kendisi Garlateliymiş. Bu toprakların çocuğu. Rakibinin adını öğrenemedim. Herkesin Charlie’yi bağrına bastığı ortamda o da villain imajına tutundu. Kendine yuhalayan küçük çocukları dövmekle falan tehdit ediyor.

Maç Charlie’nin eri darbeleriyle başladı. 2-3 dakika boyunca kötü adam iyi dayak yedi. Derken türlü hilelerle kontrolü ele aldı ve Charlie’ye zor zamanlar yaşatmaya başladı. En sık başvurdukları hile de kötü adamın hakeme itiraz ederken Charlie’nin fairplay anlayışı ile köşeye çekilmesiyle oldu. Hakem rakibiyle sert tartışmalar yaşıyordu ve rakibin arkadaşı arkadan Charlie’nin boynuna sarılıp onu boğmaya başladı :((( Tüm seyirciler hakeme “Arkana baaaaak!! Heeey kör müsüüüün??? Charlie’yi boğuyorlaaaaaar!!!” diye bağırdıysa da hakem hiçbirisini duymadı. Yanlış anlaşılmasın hakem hiç taraf tutmadı. Tüm maçı namusuyla yönetti ama keşke o çığlıkları duysaydı 😦 Derdini anlatmayacak kadar yiğit Charlie boğulduğuyla kaldı.

Bu hileyi yaklaşık beş kere tekrarladılar. Kahramanımız yeterince mağdur olduktan sonra rakibini alt etmeyi başardı. Sonra kötü adam altın kemeri çalıp vermeyi reddetti. Charlie, yakın dostu MGMA ile birlikte kötü adam ve arkadaşını tekrar yenmek zorunda kaldı. Bence dövüş daha uzardı ama sert gelen sağanak tarafları erken nakavta zorladı.

Ardından Charlie’yi halkın arasında görmeliydiniz. Superman yere inse tam olarak böyle olurdu. Küçük çocuklar uzaktan “Charlie hey hey Charlie!” diye bağırıyorlar, Charlie de onlara baş parmağını kaldırıp göz kırpıyor. Yakınına gelen birini kucağına alıyor. Kızlar onunla tanışmak için sıra bekliyor. Yanağından mertçe öptüğü kızlar “Aman allahım bayılazağım” dercesine ellerini alınlarına götürüyorlar. Bu arada sağanak yağmur yağıyor ve Charlie yağmura bana mısın bile demiyordu…

Biz yağmurdan kaçmaya karar verdik ve ne olduğuna bakmadan daldığımız bina küçük bir ceneetçik çıktı. Şarap 1 euro, donut 1 euro. İtalya’yla ilgili edindiğim en kesin bilgi şudur: Bir yerde dedeler kart oynuyorsa en ucuz, en güzel yiyecek ve içeçek oradadır.
Ucuz şarap ve donutın keyfini çıkarttıktan sonra (donut ev yapımıydı ve çok çok güzeldi) sevgili çiftimiz uyumaya gitti. Biz de Murat’la bisikletlere atlayıp şehri arşınlamaya başladık. Tam iki delifişek gibi oradan oraya pedallıyor, geceyarısı bomboş sokakların tadını çıkartıyorduk. Her güzel sokağa dala dala giderken güzel bir bar gördük. “Haydi birer içki içip yolumuza devam edelim” diyip bara daldık. Tuvalete gidip döndüğümde Murat’ın etrafını 4-5 kişi sarmıştı. Baktım bir çift heyecanla Türkiye’de geçirdiği tatilin ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. Fethiye’ydi, İstanbul’du, Pamukkale’ydi, Kapadokya’ydı derken bize arka arkaya içki ısmarlamaya başladılar.

Sonra bütün bar sigaraya dışarı çıkıp bilek güreşi müsabakaları düzenlemeye başladık. Ardından hangisi hangisinin annesiyle yatmış, Sneijder hangi mevkide ne tür hocalarla daha iyi oynar, memleketimizdeki politik durumlar, küfürlerin birebir tercümeleri, Fethiye’deki en güzel sahil, Lecco’daki en güzel sahil, İstanbul’daki en güzel kebapçı, Muslera’nın Uruguay – İtalya maçındaki performansı, Toscana’nın en güzel yemekleri (Bu arada Livorno’nun Türkiye’de çok meşhur olduğunu kime söylesem şaşıp kalıyor), Marco Pantani’nin doping kullanıp kullanmadığı ve hatırlamadığım çok fazla konu üzerine münakaşa ettik ve barmen gelip barı kapattığını söyledi.

Biz iki deli fişşek bisikletlerimize atladığımız gibi bu gece yeter kanka diyip yarın daha çok eğlencelere açılmak üzere uykuya doğru yol aldık…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Küçük Yer Yaşamı

Benim çok sevdiğim bir film türü var. Şimdi aklıma 2-3 örnek geliyor. Mesela Dazed & Confused bu filmlerden birisi. Ya da Clerks, Clerks 2 (3. de yolda). Biraz zorlasam Deer Hunter‘ın ilk yarım saatini alırım yine bu listeye. Yöre filmi, küçük şehir filmi. Genellikle arkadaşlığı anlatan keyifli filmler. Bizim iç sıkıcı taşra filmleri gibi değil ama… Küçük şehirde kendi kendine takılan gençliği anlatan filmler. Bayılırım öyle filmlere.

İşte burada tam öyle bir yaşam var. Arkadaş edindikçe daha bir tanık oluyorum. Mesela akşam 5 oluyor, 6 oluyor işler bitiyor. Biri çalıştığı fabrikadan çıkıyor, öteki çalıştığı kafeyi kilitleyip çıkıyor, diğeri mahalledeki McDonalds’ı kapatıyor, bir başkası işten babannesine uğrayıp yemek yiyip öyle çıkıyor, bir başkası yerel gazetede çalışıyor orada işini bitiyor falan… Akşam da buluşup içip muhabbet ediyorlar. Hafta sonu desen ya bir parti, ya bir futbol turnuvası… Meşgul olacak bir şey buluyorlar kendilerine. Top oynamayan birisi mangal yapıyor, diğeri ufak organizasyon işlerinin peşinde koşuyor falan filan işte… Birlikteler, mutlular. İstanbul’da bizi para karşılığında eğlendirecek çok fazla parti, konser, etkinlik olduğu için böyle şeyleri kendimiz yaratma ihtiyacı duymuyoruz. Burada insanlar kendi eğlencelerini kendileri yaratıyorlar. Sevdim böyle bir yaşamı. Mahalle baskısı olmadan yaşanan lokal hayatlar.

Ayrı bir şeyden bahsedeceğim; Roberto Benigni oturmuş bütün İlahi Komedya’yı insanların önünde okumuş. Birinin evinde gördüm böyle 25 CD yanyana. Çok güzel gözüküyor. İtalyanca’yı iyice öğrenince oturup onu izleyeceğim. Sanırım sık tekrarlanan bir etkinlik bu. Az önce radyoda duyurusunu yaptıklarını duydum. Ya eski kayıtları oynatacaklar ya da adam her yerde okuyor. Bilemedim.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

This Like

 

Hindistan’a geldigim gunden beri uc sey sayikliyorum: Ganesh, col ve deve. Geldigimden beri kendimi bir an once col sehri olan Jaisalmer sehrine atmaya calisiyordum ki bir an once deveme atlayip colu arsinlayayim.
Bu gun Jaisalmer sehrinde 4. gunum ve yedigim boklari biraz anlatayim.
1. gun: Mutluyum, Jaisalmer’deyim fakat bu deve meselesi tam icime oturmus degil. Develere bayildigim icin deveye binecegim. Ben bindigim icin bu develer turistik malzeme olmaya devam edecekler. Develeri sevdigim icin iskence gormelerine on ayak olacagim.
Geldigim gunden beri cole gitmek istedigim icin icimde kipir kipir eden bu sesleri gozardi etmeye calisiyordum. Deve safarisi yaklasik 2000 rupi (50$) degerinde. Bir gun geziyorsun, colde aksam yemegi yiyip yatiyorsun, sonra sehre geri getiriliyorsun. Sehre yaklasik 40 km uzakliktaki cole ciple gidip ciple donuyorsun. Ne yapsam ne yapsam derken cozumu tam onumde gordum. Desert Bikes For Rent!
Tek problem vardi. Hayatimda hic motor kullanmamistim. Yalniz okulda Yasemin bir kere onune oturtmustu. Babasinin kucaginda direksiyonu tutan cocuklar gibi kullanmistim. Lakin kararliydim. Hem cole giden bombos yol, motorsiklette deneyim kazanmak icin cok uygundu.
Bir kenara oturup butun gun motor kullananlari izledim. Calistirmayi, goturmeyi, vites degistirmeyi ogrendim. Sonra motorcuya gidip yarim saatligine kiralamak istedigimi soyledim. Kiraladiktan sonra yarim saat boyunca hicbir sey ogrenemedigimi farkettim. Yalniz her yolda kaldigimda birisi yardim ediyordu ve her seferinde bir sey ogreniyordum. Neyse yarim saatin sonunda motoru teslim ettigimde duz gitmeyi ogrenmistim.
2. gun gidip 24 saatligine kiraladim. Sabah 6’da yola cikip ertesi sabah 6’da getirmekti planim. Ucuz olsun diye 6-7 yaslarinda bir Honda kiraladim. Col yolu boyunca butun turistik noktalari gosteren bir harita verdiler. 4,5 litre benzin alip yaldir yaldir yol aldim. Koy koy, tapinak tapinak geze geze cole kadar gittim. Aksam gunesin batisini colde izleyemedim cunku fena Muson bulutlari vardi. Zaten yolda atistirip duruyordu, yagsaydi durumum vahimdi.
Col yolu boyunca yuzlerce insanla tanistim. Bir yagmurda bir koye sigindim. Kundhova koyunde bana cay ikram ettiler, yanima aldigim biskuvitleri cocuklarla paylastim falan… Hepsi garip garip beni izliyorlardi. Afrika’da bir kabileye giden Levi Strauss ya da National Geographic ekibi gibi hissetmeye basliyordum ki yagmur durdu ben kactim.
Colde durum dusundugum gibi vahimdi. Her yer pislik icinde, cocuklar colun ortasina kadar posetle bira getirip turistlere bira satiyorlar. Develerin sefaletine, colun pisligine, kucuk kizlarin gelip dilenmesine ya da para karşılığı turistlere dansetmesine o kadar uzuldum ki cocuklardan bir bira alip ictim. Birayi satan cocugun adi Sadid’di. Hani Snoop Dogg’un bir sarkisi var. “This n like, that like this i like” gibi devam ediyor. (Aydin yardim et.) Sadid oyle konusuyor.
-This aaa like want beer?
-How much?
-This like desert price.
-How much?
-This like 150 only for you. (Bakkalda 70)
-100
-This likeee no possible. (Pazarlik devam etti 100’e aldim.)
-What’s your name?
-This like my name is Sadid
-Muslim?
-Ye ye
-Me too
-This like really?
-Yes
-But this like you drink beer?
-And you sell beer.
-But this like its bad. You want chips?

Neyse Sadid gitti, ben huzunlu huzunlu cole baktim. Turistler deve sirtinda bagira bagira yol aliyorlardi. 10 yasinda kizlar “Gypsy dance” diye dansedip turistlerden para aliyorlardi. Biram bitti, Jaisalmer’e geri dondum. Motoru teslim ettim. Yaklasik 200 km yol alip motor kullanmayi ogrendim. Dusundugum kadar zor degilmis. Yalniz motor biraz eski oldugu icin ilk anda calistirmak zor oluyordu. En buyuk korkum gece col yolunda mahsur kalmakti. Bu yuzden gece hic durmadan yol aldim. Bir otostopcu vardi. Dursaydim motoru tekrar calistiramamaktan korktugum icin almadim. Yoksa bir de otostopcu anim olurdu.
Sonra şehre vardım, motorcu uzaktan beni görüp el salladı. Dükkanı çoktan kapatmıştı, sokakta takılırken gördüm. Herifin önünde durdum. “Al hadi şimdi vermiş olayım.” dedim ve teslim ettikten hemen sonra adam motoru çalıştıramadı. Motorun bozulup ciddi bir paranın girmesini bekliyordum. Bu yüzden de bahane uydurup pasaportumu değil akbilimi vermiştim. “Ooo bu kimlik çok önemli abi. Bu olmadan okula almazlar beni.” falan diyip ikna etmiştim herifi. Neyse sonunda benim değil onun elinde bozuldu. Ben de bozuk motoru adama verip mutlu mutlu otelime yürüdüm.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , ,