Tag Archives: bisiklet

Dün Dağlarda Dolaşamadım Evde de Yoktum

Lecco’mun dört tarafı dumanlı Alplerle çevrili. Hepsi de ufaktan tepesine kar biriktirmeye başladı. Altımda canavar gibi bisiklet bekliyor öylece dedim “Gel bu hafta sonu bir zirveden ötekine gezelim. Dönünce facebookta albüm yaparız adını Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum koyarız.” tamam dedi. Hazırlanmaya başladık.

Cuma akşamı parti yapmadım efendi gibi erkenden yattım. Cumartesi sabahı 06.30’da uyandım. Dağdan dağa sekeceğim ya için kıpır kıpır. Tam takım giyindim yola kendimi vurdum. Buraya ilk geldiğim günden beri her dağın zirvesinde gördüğüm keşiş evlerine takılıyordu gözlerim. Gideceğim hepsini ziyaret edeceğim çok kararlıyım.

Sonra ne oldu?

Bisikletimin arka vitesini tutan alüminyum parça ilk yokuşta kırıldı 😦

Bisikletimin arka vitesini tutan aluminyum parça ilk yokuşta kırıldı :(

Massimo

Massimo

Evimden 30 km uzaktayım. Elimde bisiklet geri geri yürümeye başladım. 2-3 km sonra gördüğüm bir kafeye girip bisikletçi sordum. 3 km öbür tarafa yürümemi söylediler. Sonra bir kadın “Massimo’ya git” dedi. “Bisikletçi değildir ama cengaver mekanikçidir. Elinden hiçbir şey kurtulmaz” diye ekledi.  Neyse efendim elimizde bisikletle gittik Massimo’ya.

Massimo baktı “Kardeş ben bisikletten anlamam ki” dedi. “Cengaver adamdır, elinden hiçbir iş kurtulmazmış dediler.” dedim. gaza geldi “Tamam ver bir bakayım” dedi.

Günahını almayayım adam uğraştı didindi ama beceremedi.

“Kaynak yapsak?” dedim “Alüminyum” dedi, “Yapıştırsak” dedim denedi olmadı, “Benzeriyle değiştirsek?” dedim “Nerden bulayım la benzerini?” dedi. Ben de bir saatin sonunda pes ettim “Ne yapsam?” diye düşünmeye başladım. Andrea’yı aradım. “Kanka” dedim “Sana işim düştü. Bisikletim kırıldı. Bergamo yoluna gir, 15 km önce sağ tarafta Massimo’nun yerini sor orada seni bekliyorum. Benim bisikleti eve götürmemiz lazım.”

Andrea adamın hasıdır. İkiletmedi “Geliyorum” dedi. Çıktım yola Andrea’yı beklemeye başladım.

Beklerken sıkıntıdan panoramik fotoğraf çektim

Beklerken sıkıntıdan panoramik fotoğraf çektim

Andrea’cım şirketin ticarî aracını kapmış geldi. Benim otelin az ötede bir bisikletçi var KTM satıyor. Oraya götürdük bisikleti. Dedi “Bu Giant bende bunun parçası yok. Sipariş edeceğim beklemen lazım.” Yapacak bişey yok peki dedim.

Ben de hafta sonu gezemediğim dağların fotoğrafını çektim.

Reklamlar
Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ayvalık Yolu

Önce nümerik veriler:

 

1. Gün: (Mudanya – Susurluk)

114,8 km yol

1153 m irtifa

6 saat 17 dakika 38 saniye hareket (molalar içinde)

2. Gün: (Susurluk – Pelitköy)

146,3 km yol

1721 m irtifa

8 saat 58 dakika 9 saniye hareket (molalar ve varış ardından 1 saat Strava’yı kapatmayı unutuşum içinde)

Toplam:

261,1 km yol

2874 m irtifa

15 saat 5 dakik 47 saniye hareket

 

 

Mudanya’da feribottan inmiş, güzel bir kahvaltıcı yeri arıyorduk ki birlikte pek güzel uzun turlar yaptığım Pedalşörler ekibi ile karşılaştık. Bisiklet festivalleri de düzenleyen kanka beldemiz Mustafa Kemal Paşa’da 4 gün boyunca turlayıp kamp yapacaklarmış. Birbirimize iyi yolculuklar diledikten sonra Boğaç’la bir kahvaltıcıya oturup çok güzel kahvaltıyı gömüp hızlıca yola çıkıyoruz.

“Şimdi şehirler arası yol araba falan bayar yeaa” diyip köy yollarından pedallamaya başlıyoruz. Sinüs eğrisi gibi yollardan, bozuk asfaltlardan, arnavut kaldırımlarından bıkmamız çok sürmüyor. Arabaların sesi, egzozu rahatsız etse de “Süt asfalt, kaymak asfalt” diye diye emniyet şeridinden gidiyoruz.

Arabalar çok destekleyiciler. Bu kadarını beklemezdim. “Dıt dıt dıdıdıt” diye destekleyici kornalar, ellerini çıkartıp (y) yapanlar, telefonla video çekerek ilerleyenler gırla. Sağ şeritte yavaşlayıp yanımıza gelip sempatik bir tavırla “Kardeş deli misiniz yau?” diye muhabbet edenler de oldu. “Bir yada iki kere “DAAAAAOOOOOOOUUUUUUT” diye tepki kornası aldık ama bahse değmeyecek kadar azlar.

İlk günün yatış noktası Susurluk’a varırken çadırda yatmak / otelde yatmak ikilemini birazcık tartıştık. Fikrini almak için Susurluk’lu arkadaşım taze damat Gönenç’i aradığımda “Kanka çadırda kaldığınıza değmez. YASA’nın arkasındaki otele gidin çok ucuza kalırsınız.” dedi ve ikna olup çiğ börek diyarı YASA’yı hedef seçip pedallamaya devam ettik. Yol üzerinde yarısı pavyon diğer yarısı kerhane bir otel gördük. Yorgun olduğumuz için uğradık. Belki uyumalık odaları da vardır dedik.

Ben bisiklet taytı üstü çıplak, temizlik görevlisi de yağlı güreş taytı üstü çıplak muhabbet ettik. Siyah duvarlar üstüne Pollock tarzında beyaz boyalar atılmış (atmık havası) pavyonda mini sohbetimizin ardından bizi kabul etmeyeceklerini söyleyip iyi dilekleriyle uğurladılar.

Otel Gönenç’in tahmininden de ucuzdu. 50 TL’ye iki kişi uyuyup ertesi sabah YASA’nın büyülü çiğ böreklerini gömüp Boğaç’ın patlayan lastiğini değiştirip yola koyulduk.

Ben gece duş alamadan sızdığım için bacaklarımda feci bir ağrıyla uyandım. Anne tavsiyesiyle aspirin alıp 3 tane yuttuktan 20 dk sonra canavar gibiydim. Fate Fat’ın çetesiyle Marco Pantani arasında bir performansla yardırmaya başladım. Sonra yol üstünde karpuz yerken Ömer’le tanıştık. Yaklaşık 40 km’yi birlikte sürüp, birlikte tas kebap yiyip, restoranda üniversite arkadaşım Hasip’le de karşılaştıktan sonra 20 km daha birlikte pedallayıp Ömer’le Edremit’te vedalaştık.

Ömer’e otelde bacak masajı, bize sevdanın yolları.

Gece 23.30 semalarında problemsiz Pelitköy’e Halamın yazlığına vardık. Son 20 kilometre ben çöktüm, oldukça yavaşladım. Boğaç’a da ne olduysa boosta almışçasına hızlandı, ışık hızında fırladı. Karanlık yollarda kazasız belasız vardık ve kendimizi bir haftalık tatilin ve rakının kollarına bıraktık.

 

261 kilometre yol gittim, 261 bin manzara izledim. Çok keyifli zorlandım, rampalardan yukarı “Bir küçücük aslancık varmış” rampalardan aşağı “Hey There Delilah” mırıldandım.

100’den fazla ölü kedi, 50’ye yakın ölü kirpi, 20 civarı ölü köpek, 1 tane ölü kuş, 1 tane ölü fare, bir tane de ölü yılan gördüm. Hepsi yol kenarına atılmıştı.

Toplamda 300 şişe/bardak su, çay, soda, ayran içtim. Köfte, tas kebap, çiğ börek, susurluk tostu yedim. Bazı rampaların tepesinde Boğaç’ı beklerken viski içtim, bacak ağrılarımı yesin bitirsin diye 7 adet aspirin yuttum.

Güneşin alnında çıplak sürdüğümüz iki günün sonunda ense kökümden kuyruk sokumuma dek soyuldum.

-sevgiler-

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ayvalık’ta Görüşürüz

Ben şimdi bisikletle Ayvalık’a gidiyorum. Boğaç’la birlikte gidiyoruz.

Yol değişik tabii, işler değişik, bisiklet Ayvalık ne de olsa yol var yani. Bayağı da var.

Fotoğraflar burada olacak, videolar burada, büyülü kelimelerimle yazdığım yol yazıları falan hep burada. ımmmh

Ayvalık’ta görüşürüz.

Beklediğim karşılama:

tumblr_lxn6y8auFf1qaoyaco1_500

Bu fotoğrafı daha önce kullanmıştım yine kullanıyorum çünkü çok seviyorum.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , ,

31 Mayıs 2014 İki Bisikleti Gezisi

Gezi’nin yıldönümünü kutlamak üzere iki farklı bisiklet grubundan aldığım teklifi de “Yok aga ben Taksim’i zorlarım” bahanesiyle reddettim.  Taksim’i de zorlayamadıktan sonra bu güzelliklere bakıp kıskanmak kaldı. Siz de görün birlikte kıskanalım.

 

Critical Mass

 

Velotopya

1525315_10201134867694414_3574578288597430235_n

 

10441414_10201134867134400_2599231661066075207_n

10429832_10201134867734415_650628463662971909_n

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , ,

bisiklete biniyorum

Durmadan bisiklete biniyorum. Bisiklete binmeyi çok seviyorum. Bisikletli videolar çekiyorum ama onları editlemiyorum. Bisiklete binmeyi çok seviyorum. Geçen hafta Bursa’da bindim. Bu hafta sonu da İznik’e gideceğim. Bu sefer güzel fotoğraf ve video çekip paylaşacağım. Bisiklete binmeyi seviyorum.

 

Bugün güzel bir şey buldum. Adı Strava Global Heatmap. Önce bilmeyenlere Strava’yı anlatayım. Sen bu programı akıllı telefonunda açıp başlıyorsun pedallamaya. Bitince de haber veriyorsun. Program sana diyor ki: “Şu ortalama hızda gitmişsin, bu maksimum hıza çıkmışsın, bu kadar metre tırmanmışsın bak elin oğlu aynı rampayı senin yarı sürende tırmanmış.” Hem kendi kaydını tut, hem elalem neler yapmış gör. Çok güzel program. Şimdi bu Strava tutmuş, ne kadar verisi varsa tek bir haritada toparlamış. Nerede ne kadar bisiklete biniliyor, ak göt kara göt her şey ortada. Bizim halimiz tabii içler acısı ama gezinmesi çok keyifli. Bakıyorum Kuala Lumpur’da ne kadar binmişler, İzlanda’da nerelere gitmeyi seviyorlar, Şile’ye giderken hangi yol daha çok tercih ediliyor falan filan sabah beri kalkamadım başından. Aha Strava Global Heatmap ha bu arada aynısının koşulusu da var ama o sıkıcı.

 

O değil de bir özelliği daha var bu Strava’nın: Bir takım Challengelar düzenliyor adamlar. Atıyorum “1 hafta içinde 1000 km bisiklet sür” ya da “Bir hafta içinde 2000 m tırman” ya da  “Bir seferde şu kadar yol yap” sen giriyorsun bu Challengea. Eğer kazanırsan 100 € değerindeki tırt pembe Strava t-shirtü satın almana izin veriyor. Challengeı kazanamazsan t-shirtü satmıyor adamlar sana.

 

Neyse ben İznik’e gidiyorum. Çok zor parkur, çok yorulucam  bye.

Etiketler , , , , , , , , , , ,

Fotoğraflarla İtalya – II

20130629_143927

İtalya’da en sevmediğim şey bu. Bir bar sokağa DJ ve dev hoparlör koyunca istediği kötü müziği çalmakta özgür olduğunu düşünüyor.

HOPPA GANGNAM STyLE

20130626_225204

Bir Mayıs Sokağı

20130625_192300

Güzel ev falan.

20130623_175816

Sigarayı bıraktım yine başladım yine bıraktım yine başladım yine bıraktım yine başladım

20130623_161415

Müze geziyodum sonra çok sanattan başım ağrıdı (ımmh) müze çok güzel, sonra başım ağrıyodu (fıhh) doğum günümdü canım sıkılıyodu hehehe sonra varhol falan, neyse t-shirt aldım çok güzeldi güve yedi.

20130623_153616

Doğumgünüm diye müze beleş.

20130621_212528

Afili biralardan en tadı en çirkin olanı bardaktaki.

20130621_111030

İşyerim

20130620_171222

İşten otele giden yolum.

20130618_210744

Bu bira fena değil. İki tane bira var İtalyan işi. Birinin adı Moretti diğerinin adı Poretti.

20130618_203005

Burada herkes koşuyor, spor yapıyor, çok fitler.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Fotoğraflarla İtalya

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İki Fişşek İki Deli Fişşek – I

Arkadaşlarım gelmiş, nasıl mutluyum… Lecco’nun altını üstüne getireceğiz… Oradan oraya koşacağız çok eğleneceğiz. Daha ilk günün sonunda belli oldu ki Boğaç’la Buse’de iş yok. Sevgili sevgili takılıyorlar. Murat’la deli fişek gibiyiz. İlk alışma gününden sonra iki güncük kaldı Murat. Bu da o iki günün hikayesi sevgili okurlar…

Cuma günü işe gitmeden önce kahvaltı edesim yok. Dün katıldığım doğum günü partisinde çok yedim. Otelde kahvaltıyı hazırlama saatlerinden bir saat önce çıktığım için bana geceden bir şeyler bırakmalarını rica etmiştim. Her gece kruvasanımı, nutellamı, reçelimi, balımı bırakıyorlar. O koca kahve makinelerini kullanmayı da öğrettiler. Sabahları kendi kahvemi yapıp bıraktıkları kahvaltılıkları gömüp işe gidiyorum. Dediğim gibi bu sabah yiyesim yok. Bıraktıkları kruvasanları, nutellaları, balları, reçelleri ceplerime doldurup bizimkilerin çadırına bırakıyor ve işe gidiyorum.

Günlerden cuma. Rapor yazma günüm. Tüm günü bilgisayar başında hafta boyunca neler öğrendiğimi anlatarak geçiriyorum. Saati 17.00 edip raporumu teslim edip doğru çadır ziyaretine…

Bizimkilerin şansına bu hafta sonu mahallemizde yaz festivali var. Hani Türkiye’de belediyeler festival yapıp Doğuş, Ankaralı Fevzican, Ferhat Göçer falan konserleri düzenler ya… Onun İtalyan versiyonu. Otelimde güzel bir yemek yiyip doğru güreş izlemeye gidiyoruz. Güreş dediğim WWS falan bayağı Amerikan güreşi. İki tane çıplak adamın birbirinin kafasını yere vururmuş gibi yaptığı güreşlerden.
Taraflardan birinin adı Charlie Kid. Kendine imaj olarak kovboyluğu seçmiş. Köşedeki direğe çıkıp havaya ateş açıyor. Bir tane de Teksas’lı petrol zengini tipli finansörü var. O da ağzında yanmayan purosuyla kitleleri coşturuyor. Charlie, halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanıyor. Sebebini sonradan öğrendim; kendisi Garlateliymiş. Bu toprakların çocuğu. Rakibinin adını öğrenemedim. Herkesin Charlie’yi bağrına bastığı ortamda o da villain imajına tutundu. Kendine yuhalayan küçük çocukları dövmekle falan tehdit ediyor.

Maç Charlie’nin eri darbeleriyle başladı. 2-3 dakika boyunca kötü adam iyi dayak yedi. Derken türlü hilelerle kontrolü ele aldı ve Charlie’ye zor zamanlar yaşatmaya başladı. En sık başvurdukları hile de kötü adamın hakeme itiraz ederken Charlie’nin fairplay anlayışı ile köşeye çekilmesiyle oldu. Hakem rakibiyle sert tartışmalar yaşıyordu ve rakibin arkadaşı arkadan Charlie’nin boynuna sarılıp onu boğmaya başladı :((( Tüm seyirciler hakeme “Arkana baaaaak!! Heeey kör müsüüüün??? Charlie’yi boğuyorlaaaaaar!!!” diye bağırdıysa da hakem hiçbirisini duymadı. Yanlış anlaşılmasın hakem hiç taraf tutmadı. Tüm maçı namusuyla yönetti ama keşke o çığlıkları duysaydı 😦 Derdini anlatmayacak kadar yiğit Charlie boğulduğuyla kaldı.

Bu hileyi yaklaşık beş kere tekrarladılar. Kahramanımız yeterince mağdur olduktan sonra rakibini alt etmeyi başardı. Sonra kötü adam altın kemeri çalıp vermeyi reddetti. Charlie, yakın dostu MGMA ile birlikte kötü adam ve arkadaşını tekrar yenmek zorunda kaldı. Bence dövüş daha uzardı ama sert gelen sağanak tarafları erken nakavta zorladı.

Ardından Charlie’yi halkın arasında görmeliydiniz. Superman yere inse tam olarak böyle olurdu. Küçük çocuklar uzaktan “Charlie hey hey Charlie!” diye bağırıyorlar, Charlie de onlara baş parmağını kaldırıp göz kırpıyor. Yakınına gelen birini kucağına alıyor. Kızlar onunla tanışmak için sıra bekliyor. Yanağından mertçe öptüğü kızlar “Aman allahım bayılazağım” dercesine ellerini alınlarına götürüyorlar. Bu arada sağanak yağmur yağıyor ve Charlie yağmura bana mısın bile demiyordu…

Biz yağmurdan kaçmaya karar verdik ve ne olduğuna bakmadan daldığımız bina küçük bir ceneetçik çıktı. Şarap 1 euro, donut 1 euro. İtalya’yla ilgili edindiğim en kesin bilgi şudur: Bir yerde dedeler kart oynuyorsa en ucuz, en güzel yiyecek ve içeçek oradadır.
Ucuz şarap ve donutın keyfini çıkarttıktan sonra (donut ev yapımıydı ve çok çok güzeldi) sevgili çiftimiz uyumaya gitti. Biz de Murat’la bisikletlere atlayıp şehri arşınlamaya başladık. Tam iki delifişek gibi oradan oraya pedallıyor, geceyarısı bomboş sokakların tadını çıkartıyorduk. Her güzel sokağa dala dala giderken güzel bir bar gördük. “Haydi birer içki içip yolumuza devam edelim” diyip bara daldık. Tuvalete gidip döndüğümde Murat’ın etrafını 4-5 kişi sarmıştı. Baktım bir çift heyecanla Türkiye’de geçirdiği tatilin ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. Fethiye’ydi, İstanbul’du, Pamukkale’ydi, Kapadokya’ydı derken bize arka arkaya içki ısmarlamaya başladılar.

Sonra bütün bar sigaraya dışarı çıkıp bilek güreşi müsabakaları düzenlemeye başladık. Ardından hangisi hangisinin annesiyle yatmış, Sneijder hangi mevkide ne tür hocalarla daha iyi oynar, memleketimizdeki politik durumlar, küfürlerin birebir tercümeleri, Fethiye’deki en güzel sahil, Lecco’daki en güzel sahil, İstanbul’daki en güzel kebapçı, Muslera’nın Uruguay – İtalya maçındaki performansı, Toscana’nın en güzel yemekleri (Bu arada Livorno’nun Türkiye’de çok meşhur olduğunu kime söylesem şaşıp kalıyor), Marco Pantani’nin doping kullanıp kullanmadığı ve hatırlamadığım çok fazla konu üzerine münakaşa ettik ve barmen gelip barı kapattığını söyledi.

Biz iki deli fişşek bisikletlerimize atladığımız gibi bu gece yeter kanka diyip yarın daha çok eğlencelere açılmak üzere uykuya doğru yol aldık…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İtalya’ya Geldim

Napıyonuz? Siz memleketi kurtaradurun ben bırakıp İtalya’ya geldim. Gezi blogum olduğu için de bir şeyler yazayım dedim.

Lecco diye bir şehirdeyim şimdi. Ağustos’a kadar da buradayım. Gündüzleri sabah 8 akşam 5 çalışıyorum. Akşamları da Lecco’da yapacak hiçbir şey olmadığı için öyle mal mal yürüyorum. Lecco dediğimiz yerin müthiş bir doğası var. Önümde göller, ırmaklar falan arkamda desen Alp Dağları’nın başlangıcı… (Buradakiler de Pre Alpi diyorlar) Geleli bir hafta oldu, bir haftadır işten çıkıp, göl kenarında yürüyorum işte. Burada herkes köpek gibi spor yapıyor. En sevdikleri sporlar sırasıyla bisiklet, koşu, kano ve dağcılık sanırım. Bisiklete nasıl biniyorlar anlatamam. 100 yaşında dedeler altlarında kumaş pantolon, üstleri çıplak vızır vızır geziyor. Gençlerin de hepsi Tour de France’a katılmış gibi tam takımı çekmiş mayosu, taytı, kilitli ayakkabısı, altlarında Cippoliniler, Specializedlar, Trekler yaldır yaldır geziyorlar. İlk geldiğim gün gece kıyafetiyle, yüksek topuklusuyla bisiklete binen bir kadın bile gördüm… Onun haricinde bayağı koşan var işte. Ben de öküz gibi yediğim için arada bir koşuyorum. 10 dakika sonra tıkanıp yürüyerek otele dönüyorum.

Bugün benim doğum günüm. Otel odasında oturmuş, İstanbul’la ilgili gaz gaz videolar izliyorum. Normalde odada oturmuyorum. Bir tane balkonum var kocaman göl manzaralı, arkada da verandam var dağ manzaralı ikisinden birinde otururum ama bu gece hava yağmurlu. İnsan doğum gününde tek başına oturunca biraz keyifsiz oluyor. Keyifisiz yazıyorum o yüzden.

Neyse yediklerimden bahsedeyim. Dur önce teker teker sayayım neler yedim.

Pizza: Geldiğim günden beri 10 çeşit falan yemişimdir. Hepsi ayrı güzel. İlk geldiğim gece bir pizzacı bulup mantarlı pizza söyledim. İlk lokmamda “Tamam hacı” dedim “Buraya yerleşilir”. Nasıl yerleşirim hesapları yaparken karnım doyunca fikrim değişti ama ilk lokmada ciddi kararlıydım. Oturduğum yerden sağa sola bakıp evlenecek bir kız arıyordum.

Lazanya: Kıymalısının çok bir olayı yok. Yani var gayet güzel de asıl lazanya o değilmiş yıllardır kendimizi kandırmışız. Bunun sebzeli olanı var. Vejetaryen lazanyası. ALLAHIM SANA GELİYORUM dedirtiyor insana. Üzerine parmesan dökünce bir de… Ağır yemek sevenler varsa aranızda iskender miskender hikaye bakın gerçekten. Etsiz bir yemeği etlisine tercih edeceğimi düşünmezdim ama böyle oldu. İşin fenası restoranda yemedim ben bu yemeği. Restoranda yesem kapılarında köpek olurdum ama evde yedim ve bir daha o kadar güzel bir şey yiyebilecek miyim bilmiyorum 😦

Spagetti: Penne al pesto (hani yeşil yeşil olan. üzerine parmesan dökülüyor on üzerinden dokuz). Spaghetti alla vongole (Vongole yani midye. Fena değil on üzerinden yedi) Bu ikisinden başka denemedim. Denersem yazarım.

Parmesan desen zaten seks.

Neyse sıkıldım, başka şeyler de yedim de anlatacak pek bir şey yok.  Aslında var Milano’da sergi gezdim güzeldi bir de dün Cenova’da gençlik Orhan Gencebay dinleyip kolbastı yapıyordu. Onun videosu var koyarım bir ara çok garip.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bisiklet Günlükleri III – Millî Oldum Adam Olamadım

Aynı günün gecesi İngiltere’den dönen Seda’yla buluştuk. Ben elimde velespitimle yürüyorum. İki kişi yürürken biri ya da ikisi elinde bisiklet tutunca çok şirin oluyorlar uzaktan. Valla uzaktan gelen öyle iki kişi görünce yanaklarını sıkası geliyor insanın. Biz de öyleyiz yürüyoruz Kabataş’tan Karaköy’e, çay molaları falan veriyoruz, peşimizde bisikletim yüreğimdeki çocuk gibi takip ediyor bizi… (En sevdiğim laf yüreğimdeki çocuk.)

Gel dedim Seda’ya Karaköy’de bir balık yiyelim. Gittik, bisikletimi rıhtımdaki çitlere bağladım oturduk balığımızı yedik. Bu balığa kadar nereden baksan on bardak çay içmişimdir, iki bardak kahve, balıkla beraber şalgam falan derken epey sıvı tükettim. Ardından Seda’yı taksiye bindirip bisikletime atlayıp yola çıktım.

Karaköy’den Çemberlitaş’a gelmişim ki bir dalak ağrısı bir dalak ağrısı aman allahım. Tamam diyorum ha gayret koçum bak yokuş aşağı başladı ama bir değişiklik yok. Başta pedal basmaktan ağrıyordu, şimdi tıkı tıkı tıkı tıkı diye inerken her tıkta tekrar tekrar ağrıyor. Baktım saat 12 olmuş, son tramvay da gelmiş, buna binmez de ilerde hepten ağrım tutarsa tramvay şansım da kalmaz perişan olurum diyip Aksaray’da son tramvaya bindim.

Bisikletinle gitmeyi bırakıp elinde bisikletle tramvaya binmek nasıl bir duygu?

  • Hani kağıdı buruşturup çöpe basket atarsın o girmez de yürüyüp çöpü yerden alıp sepete tekrar atarsın ya öyle bir his.
  • Hani sarhoşsundur ya da karanlıktır sigaranı yaktığında burnuna pis bir koku gelir, meğersem sigaranı ters yakmışsındır ya onu fark ettiğin an gibi bir his.
  • Hani çok iyi bir pas gelir, kaleciyle karşı karşıyasındır ama kalecinin üzerine vurursun ya da potayla baş başayken ıskalarsın ya öyle bir his.

Bu kötü anda neler mırıldanılıyor:

Dalak şişmiş kıvrandırırken: John Lennon – Cold Turkey

Pes etmiş tramvay beklerken:  Gorillaz – To Binge

Alnımı cama dayamış hüzünlü bakarken: Asit Orhan – Gemiler

Hadi neyse özgüvenim yerle bir de olsa tramvayla eve vardık, Seda’dan ses yok. Eve varınca ara demiştim arayan soran yok, mesajlar atıyorum cevap veren yok. Arayamıyorum da çünkü annesinin telefonuydu. Tırsa tırsa arıyorum açan yok. Aradan bir saat geçiyor, Seda uykulu bir sesle beni arıyor. He diyorum eve gitmiş, uyuya kalmış, uykusunda aniden bana söz verdiğini hatırlayıp uyanmış şimdi beni arıyor. “Napıyon?” diyorum zehirlenmiş. Aynı balıktan birer tane aldık, aynı sayıda çay ve kahve içtik, aynı şalgamdan içtik o zehirlenmiş, hem de ne zehirlenme perişan olmuş kızcağız. Ben canavar gibiyim. Hep bisikletçilikten bunlar. Canavar gibi oldu bünyem. Neyse Seda iki güne iyileşti. Dolmuş takside çantasına kusmuş kızcağız, taksiciye de evine kadar bıraktırtmış. Dalağımın nasıl şiştiğini heyecanla anlatacaktım öylece beklemiştim ama onun hikayesi benimkini dövdü, ortada kaldım…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,