Tag Archives: hindistan

Vardal Caniş Su Photography

Kral seyahat arkadaşım Vardal Caniş Su’nun seyahatimiz boyunca çektiği fotoğraflara canım sıkıldıkça bakarum. Facebook’ta da bir like alıyorlar bir like alıyorlar sormayın. Ben de “Blogum okurları neden eksik kalsın be!” diye düşünüp bir Vardal Caniş Su Photography seçkisi yayınlayayım dedim.

Bir tane Canon A-1 bir tane de düdük kadar dijital bir makine kullanarak çekilmiş seyahat fotoğraflarımızdan seçkiye buyrunuz:

Fotoğrafların bir kısmı İran, bir kısmı Hindistan. Bir kısmı dijital, bir kısmı analog. Hepsi karışık.

Hepinizi öperim.

Vardal Caniş Su bloguna dikiz.

Etiketler , , ,

Jaisalmer

Bir yarışma için hazırlamış ve yarışmanın deadlineını kaçırmıştım. Bilgisayarda paslanacağına burda dursun bari.

Hindistan’a dört arkadaş elimizde spiral şeklinde bir rotayla ayak bastık. Gidilmeden olmaz şehirleri ve kişisel olarak görmek istediğimiz şehirleri sıralayıp, Mumbai’dan güneydekileri silince geriye bu rota kalıyordu. 15 günlük bir İran gezisinden yeni çıkmıştık. Onun yorgunluğu üzerine Delhi’de gördüğümüz kalabalık ve gürültüyü çekemeyeceğimizi kısa sürede anlamıştık. Rotaya baktık ve sırada Delhi kadar olmasa da kalabalık şehirler sıralanmış bekliyorlardı. Jaipur, Agra, Varanasi… Şehirleri atlayıp kendimizi doğaya vurmamız şarttı ama nereye gidecektik? Hepimizin gitmek istediği yer kendi kafasında netti. Yalnız bunu ötekilere anlatmak biraz zordu. Upuzun müzakerelerin sonunda hiçbir yere varamadık ve dörde bölündük. Ben çöle gitmeyi seçtim. Bu da çöl gezimin hikâyesi. (Merak edenler için diğer üç arkadaşlarımdan Su Goa’yı, Boğaç Nepal’i, Cengiz de eski rotayı takip edip turistik yerleri seçti.)

Hindistan’a ayak bastığımdan beri çöl ve deve sayıklıyordum. Ömrümde çöl görmedim. İlk kez görecektim. Ufuk çizgisine kadar pas parlak, sapsarı, yakıcı ortamı görmek fikri içimi kıpır kıpır etmeye yetiyordu. Deveye gelince, Camel içmeyi severim, Camel grubuna bayılırım hatta Eski Camel diye bir müzik grubu kurmayı bile denemiştik. Şekline, sabırlı görünüşüne, upuzun adımlarına, baygın bakışlarına… Deveye de çöle de sevgimi anlatmam güç, sebebini açıklamaya çalışmam imkânsız.

Jaisalmer’e tek tren Jodhpur’dan sabaha karşı beşte geliyor. Tüm otellerin toutları* o saatte istasyonda bekliyorlar. Ben henüz Jodhpur’dan trene biniyordum ki bir çocuk kolumdan tutup Jaisalmer’e mi gittiğimi sordu. Elime bir otel broşürü tutuşturdu. “Jaisalmer’de abim bekliyor. Ona senden bahsedeceğim. Gidince otelimize bir bakmaz mısın?” dedi. O an tek isteğim ranzaya yatıp uyumaktı. Çocuğu bir an önce başımdan savmak için “Olur olur.” diyip içeri girdim. Elime tutuşturduğu kataloga bakmamıştım bile. Şöyle bir baktım da gayet güzel bir otel. Dış mekan fotoğrafında otelden mutlu mutlu ayrılıp el sallayan yaşlı insanlar var. Odaların fotoğrafı gayet ferah, geniş, konforlu gözüküyor. Fiyatı da şu ana kadar kaldığım her otelden daha ucuz. 100 rupi (2$). Katalogda bizi kazıklamayı kesinlikle istemediklerini, otelcilik işini gönülden yaptıklarını anlatıyorlar. Yalnız yazı imla hatalarıyla dolu. Böyle güzel bir otelin katalogunun böyle özensiz olması garip geliyordu ki karşı ranzamdaki Hollandalı adam beni uyarıyor. Otelin tepesindeki tabelaya biraz dikkatli bakınca photoshop olduğu anlaşılıyor. Epey de kötü bir photoshop. Muhtemelen internetten toplanmış fotoğraflarla yapılmış. Katalogu kenara koyup yatıyorum. Benim kafam uyumaya çalışırken edebi cümleler kurar. “Trenim son hızla Jaisalmer’e gidiyordu. Oysa o çocuğun abisine attığı mesaj kadar hızlı olmamız mümkün değil.” ayarında bir cümle geçti. Sonra uyumuşum.

Gürültüyle bir hengamenin içine uyandım. Tren istasyonu pazar yeri gibi. Toutlar, tuttukları turisti arabaya, rikşaya ne bulurlarsa ona bindirip otele götürmeye çalışıyorlar. Trenden dışarı ilk adımımı atarken koluma Jodhpur’da otel katalogunu veren çocuk yapıştı. “Yok gelmeyeceğim, vallahi gelmem, hayatta gelmem. Hem sen burada olmayacaktın. Abin nerede?” diye diye zor da olsa çocuğu atlattım. İstasyonda kolumdan zorla çekenler, “Şuradaki kız seni çağırıyor.” diyip arabasına bindirmeye çalışanlar… Uyku mahmurluğuyla o keşmekeşin içine dalmak travmatikti… Jodhpur’da çocuğun bana uzattığı sahte katalogun aynısından burada bir kişi daha uzatıyor. Yalnızca tepedeki otel ismi ve otelin dış fotoğrafındaki katalog isimleri farklı. Üzerimdeki mahmurlukla saçma bir şey yapmayayım diye köşeye siniyorum. Bu adamlardan neden zebellah gibi kaçtığımı merak edebilirsiniz. Eninde sonunda ben de bunlardan birinin götürmeye çalıştığı otele kendim gideceğim. Toutlara her bulaştığımda epey fena kazıklandım. Hindistan’da ilk öğrendiğim şey bu adamlardan uzak kalmam gerektiği oldu. Hem otelimi daha gelmeden önce internetten seçmiştim. Yerini de bulabilirmişim gibi geliyor. Neyse ben bir köşede kendi kendime beklerken turist kapanlar turistiyle gitti, kapamayanlar eli boş döndü ve ortalık yatıştı. Cehennem gibi istasyon on beş dakika içinde bomboş kaldı. Saat sabahın beş buçuğu ben çantamla istasyondan çıktım ve karşıda açık gördüğüm lokantaya gidip yiyecek bir şeyler sipariş ettim.

Hindistan’ın yemeklerdeki acı problemi herkesin malumu. Bir Hataylı olarak taddaki acı bana çok koymuyor da midemle ilgili problemlerim var. Buranın acısı özellikle sabahları gastritimi fena azdırabiliyor. Acı olmadığını bildiğim samosa böreklerinden üç tane sipariş ediyorum. Pişmesini beklerken saat altıyı buluyor. Bir bardak ananas suyuyla hüpletip yola çıkıyorum. Önce Gadisar Gölü’nü, sonra göl kenarındaki Gadisar Kapısı’nı sonra da Mystic Jaisalmer yazan oteli bulup içeri giriyorum. Kapıdan girince karşınızda kalan duvara koca harflerle “This being human is a guesthouse.” diye başlayan bir metin var. Altında da imza olarak Rumi… Otel sahibi Ashraf Ali’yle muhabbete başladık. Türkiye’den geldiğimi öğrenince inanılmaz seviniyor. İran üzerinden geldiğimi öğrenince bir kez daha seviniyor. Ben fiyat sormak, oda görmek falan isterken beni konuşturmuyor. Mevlana’dan, Nasreddin Hoca’dan, Şems’ten, Hafız’dan bahsediyor. “Tamam diyorum. Bana bir oda göster, biraz uyuyayım, akşam yemeğinde doya doya muhabbet edelim.” Dediğim gibi ben uyandıktan sonra muhabbete başlıyoruz. Otelin girişinde yazan Mevlana alıntısını görmüştüm ama bir kez de o gösteriyor. Gece geç oluyor. “Ben damda yatsam olur mu?” diyorum. Kabul ediyor. Damın fiyatını soruyorum “Sana bedava.” diyor. Uyku tulumumu alıp dama çıkıyorum.

Jaisalmer’de pek çok evin damı salonu gibi… Kahvaltı damda, akşam yemeği damda, yemekten sonra kerahat vakti damda geçiyor. Benim karşı damımda Sikh bir aile var. Çocuklarını bile damda yıkıyorlar. Bu arada Ashraf’e odada değil sürekli burada yatmak istediğimi söylüyorum. Hemen yanımda da bir baz istasyonu var. Baz istasyonu kargaların kamusal alanı. Sabah güneş doğmadan az evvel yanımda gaklayarak beni uyandırıyorlar. Güneşin doğuşunu izleyip, başka bir saatte asla sessiz bulamayacağım sokağın sessiz haline bakıp geri yatıyorum. Kargalardan bir tanesinin resmen dağınık saçları var. Her sabah aynı yere konuyor. Her sabah beni onun uyandırdığına inandırdım kendimi. Emin olamıyor tabii insan. Öbür kargalardan biri uyandırıyor da olabilir ama ben kendimi en çok dağınık saçlıya yakın hissettim…

Şehir merkezindeki birkaç turistik noktayı şöyle bir gezdikten sonra deve safarisi bakmaya başladım. Sizi ciple alıyorlar. Yol boyunca turistik 5-6 noktada gezdirip son durak olarak Sam Sand Dunes denen çöle götürüyorlar. Çölde konaklayabilir ya da gece dönebilirsiniz. Yalnız bu safariyle ilgili biraz problemlerim var. Aşık olduğumu söylediğim çölün ve develerin turist mezesi olması biraz canımı sıkıyor. Bir yandan da görmek için delirdiğim şeyler var. Sömürülmelerine göz yummakla görememek arasında gidip geliyorum. Kafamda gelgitlerle meydanda gezinirken bir tabela gözüme çarpıyor: “Desert Bikes For Rent”. Hemen dükkâna dalıp fiyat öğreniyorum. Tek bir problem var. Ömrümde hiç motosiklet kullanmadım.

Kafamda planı kuruyorum. Motoru kiralayacağım dükkânda adamların dikkatini çekmeyecek kadar bilsem yolda zaten öğrenirim. Tüm gün boyunca sokakta motor kullananları izliyorum. Neyse ki bolca var. İlk çalıştırma anını, gaz vermeyi, kalkışı bayağı bir gözlemliyorum. Bu arada karnım acıkıyor ve kafe gibi gözüken bir yere doğru yürüyorum. Önünde durduğum dükkânın ne olduğu dışarıdan ne olduğu tam olarak anlaşılmıyor. Ben öylece bakarken bir motor önümde durup

-Aradığın dükkân burası değil. diyor.

-Ben ne arıyorum ki?

-Güven bana. Daha üç ay önce açıldılar ve ondan fazla şikayet var.

-Ne şikayeti kardeş ne satıyorlar?

-Kurabiye.

-Kurabiye mi?

-İçmek için. (Drink değil smoke.)

-Heaaaa. Tamam da yok ben içmeyeceğim de senin motorla biraz gezsek bir tur atsam olur mu?

Teklifim kabul edilmiyor ve ayrılıyoruz.

Birkaç saat daha motorcu izleyip motor kiralama dükkânına gidiyorum. Hindistan’da satıcılara karşı ciddi güvensizlik var. Haksız bir güvensizlik değil. Epey kazıklıyorlar. Satıcılar da bir deftere memnun müşterilerden kendi dillerinde memnuniyetlerini dile getirmelerini istiyorlar. Bu iş bizim de işimize yarıyor. Kendi dilinde yazı yazan eski müşteri, yalnızca memnuniyetini değil uyarılar da yazıyor. Motorcu adam defterdeki tek Türkçe yazıyı bulup gösteriyor. Erdem diye biri 2006’da yazmış. “İlk bakışta puştluk yapacakmış gibi gözüküyor ama güvenilir bir adam. Yalnız geceleri motoru bana bırak derse bırakmayın benzin çalabilir.” yazmış.

Yarım saatliğine motor kiralıyorum. Çalıştırma anını tekrar tekrar izledim. Bence becerebilirim. On yaşında bir Honda seçiyorum. Yenileri de var ama fiyatı kiraladığımın bir buçuk katı. Çok para bayılmanın lüzumu yok. Sağ taraftaki pedala sertçe basıp aynı anda sağ taraftaki kolu çevireceğim. Deniyorum olmuyor. Adam da motorun kötü olduğunu düşünmemden korkup o çalıştırıp bana veriyor.

Şehir merkezinde gezmeye başlıyorum. Daracık sokaklar, karşıma çıkan inekler, ters yönden gelen rikşalar… Trafikte korna çalan herkese anavrat küfreden ben elimi kornadan çekemiyorum bile. Yarım saat içinde 5-6 kez motoru istop ettirip yol ortasında kalakaldım. Her seferinde de çaresizliğimi gören birileri gelip yardım etti. Her yardımda bir şeyler kaptım. Yarım saatin sonunda motoru teslim ettiğimde “Yarın 24 saatliğine kiralıyorum.” Diyecek özgüvene sahiptim. Kafamda tüm gün aynı şarkı dönüyordu. “I’ve been through the desert on a horse with no name. ‘Cause in the desert you can’t remember your name.”** Ben de yarın on yaşındaki adsız atımı alıp çöle doğru süreceğim.

Geç saate kadar şehir merkezinde mala mal gezip vakit geçiriyorum. Tam meydandan otele dönmeye niyetlenmişken sabah konuştuğum motorlu tekrar önüme kırıyor. “İşte aradığın dükkân burasıydı.” diye bir yer gösteriyor. Adı Lassi Shop***. Küçücük bir dükkân. Mekanın önünde yaşadığım dört dakikalık kararsızlıktan sonra içeri dalıyorum. Bir adam gelip önüme bir fotoğraf albümü koyuyor. Hikaye aslında şöyleymiş: Bizim Sultanahmet’teki Puding Shop gibi Jaisalmer’de de hippilerin uğrak yeri olan Boungh Place diye bir yer var. Hindistan hükümeti alternatif tıbbı tanıyor. Burası da alternatif tıp merkezi adı altında marihuanalı kurabiye, marihuanalı lassi ve marihuana satıyor. 60’lardan beri açık olan dükkânın ismini nasıl oluyorsa üç sene önce başka birileri satın alıp Boungh Place ismiyle kendilerine bir yer açıyorlar. Adamın bana verdiği fotoğraf albümünde albümde mekanın eski fotoğrafları ve 60’lardan beri gelenlerin yazdığı mektuplar vardı. Benim içinde olduğum dükkân da adını Lassi Shop yapıp tekrar tutunmaya çalışıyor. Bir menü uzatıp “Özel olanından istersen fiyatı ikiyle çarpılıyor.” diyor. Bir bardak tuzlu özel lassi söyleyip kafama dikiyorum. İkinciyi istiyorum ama vermiyorlar. “Acele etme bir saat sonra çarpar.” diyor ama 2-3 saat sonunda şöyle hafifçe bir çarptı. Bu arada otele çok hoş iki tane Alman kız gelmiş. Çay içip muhabbet etmeye damıma çağırıyorum.

Kızlar Daarjelling’e gideceklermiş. İkisi, otelin deve safaricisi Cicey (Okunuşu Cicey, yazılışı nasıl bilmiyorum.), Ashraf ve ben uzun uzun muhabbet ediyoruz. Kızlar her yaz geldikleri Alanya’yı anlatıyor, ben İran’ı anlatıyorum, Ashraf Tac Mahal’in arka bahçesinin ön taraftan çok daha güzel olduğunu anlatıyor… Bir ara herkes Cicey’e dönüyor. Anlatırken sıra gözetmiyorduk tabiî ki ama bir an herkes sıranın Cicey’e geldiğini hissedip ona dönüyor. “Çöl benim Türkiye’m.” diyor Cicey. “Çöl benim Almanya’m, Danimarka’m, Daarjerlling’im her şeyim. İnsanlar geliyorlar, onları çölde gezdiriyorum. Geceleyin yıldızları izleyip bana geldikleri yeri anlatıyorlar. İsrail’den geldim, İtalya’dan geldim, İngiltere’den geldim deyip ülkelerini anlatıyor. Kimisi ülkesinden söz etmiyor gezdiği yerleri anlatıyor. Dünyanın bütün ülkelerini çölde dinlemişimdir. Çöl benim dünyam.” Rajhastan’ın dışına ömründe bir kez çıkmış. Delhi’ye gidip iki gün kalıp geri dönmüş. Sonra Cicey bize “çöl kahvesi” denen kahveden yapıyor. Kahvenin içine baharatlar, biberler ne bulursa katıyor. “Çölde soğan katanı bile bulursun.” diyor. Baharatlı kahve nasıldı? Güzel diyemem, kötü de diyemem. Ölmeden denenmesi gereken, denenmese hiçbir şey kaybedilmeyecek, denense de bir daha asla içilmeyecek yüzlerce şeyden bir tanesi gibiydi.

Sabah yine kargamla güneşten evvel uyanıp kendime yolluk yaptırıyorum. Geceden teslim aldığım motora atlayıp yola çıkıyorum. Motorcudan bir çöl yolu haritası almıştım. Ashraf de geceleyin harita üzerinde bana bir rota çizip gitmem gereken yerleri işaretledi. Tulumumu ve yolluğumu motorun arkasına bağlayıp sabahın ilk ışığıyla yola çıkıyorum. Şehrin hafifçe dışına çıkınca boş yolda yaldır yaldır gidiyorum. Motorum son gazla 80 km hız yapabiliyor. Amar Sagar denen yarısı göle batmış mükemmel bir köy kenarında kahvaltımı yapıyorum. Çapatiye**** sarılmış muzumu yiyip gölü izliyorum. Tekrar yola çıktığımda köylü kadınlar uzaktan bana bağırıyor. Yanlarında durduğum anda onlarcası uzaktan koşup yanıma geliyor. Hepsi etrafımı sarıp CHOCOLATE CHOCOLATE diye bağırıyorlar. Elimdekileri veriyorum, hepsi kapışıyorlar. Sonra biri motorun kenarına bağlı yolluk poşetini koparıp kaçıyor. Bir anda yemeksiz kaldım. Biraz ilerde de çikolata isteyen çocuklar karşıma çıkınca “Ellerim bak boş kaldı.” hareketi yapıyorum.

Yola devam ederken develer hakkındaki politikamın ne kadar doğru olduğunu kendime doğruladım. Bir ovaya saldıkları develer kaçamasın diye iki ön ayağını birbirine bağlamışlar. Hayvanlar adım atabiliyorlar ama küçücük adımlar atabiliyorlar. Böylece hayvanın ovada gezmesine izin verip uzaklaşmasını engellemiş oluyorlar. Ayakların arasındaki ipi çakımla kesmeyi düşündüm ama ben ayaklarına eğilmişken korkarlar, üzerime basarlar diye korkup vazgeçtim. Motorumu 6-7 denemede zar zor çalıştırıp yola devam ediyorum. Yanımdan geçerken adres sorduğum bir adamla yan yana yola alıp bağıra bağıra muhabbet ediyoruz. —–NERELİSİİİN?

-TÖRKİİ!

-TOKYO MUU?

-YOK YOK TURKİİİ! (Aynı yanlış anlaşılmayı on kere yaşamışımdır. Törki diyince anlamıyorlar Turkii demek gerekiyor.)

Biz yan yana giderken bir muson bastırıyor. Motorla giderken yağan yağmur insanın göğsüne göğsüne vurup epey acıtıyor. “Gel benim köye sığınalım.” diyor ve onun köyüne sapıyoruz. Köy bildiğimiz Afrika kabilelerinin yaşam alanı gibi. Samandan yapılmış evler tek oda boyutundalar. Çocuklar etrafımı sarıp beni izliyorlar. Afrika’da kabile ziyaret eden Levi Strauss gibi hissediyorum. Bu arada köye rikşasıyla bir adam geliyor. Köy yaklaşık 10 haneden oluşuyor. Biri beni davet eden adam, rikşayla gelen de yan komşusuymuş. Komşu Müslüman’mış. Benim Müslüman olduğuma inanmıyor. Bildiğim duaları okuyorum, imanın şartlarını sayıyorum. “İstersen akşam gel senin için tavuk öldürelim.”***** diyor. “Yok ben şehre döneyim eyvallah.” diyip motora biniyorum. Üç denememde de motoru çalıştıramıyorum. Çocuklar etrafımı sarıp suratıma karşı kahkaha atıyorlar. Beni çöle getiren adam gelip ilk denemede motorumu çalıştırıyor. Çocuklar daha fena gülüyorlar. İlk gazı verirken motoru istop ettiriyorum ve tekrar çalıştıramıyorum. Adam tekrar gelip benim için çalıştırıyor. Çocuklar etrafımda deli gibi gülüyorlar. Köy Halkı: 2 Yabancı: 0

Güneş eğilmeye başlayınca daha fazla vakit geçirmeden çöle gidiyorum. Varır varmaz safari yapmama kararımı bir kez daha doğrulayıp kendimi takdir ediyorum. Manzara gerçekten iç acıtıcı. Çöl pislik içinde, develer çöplerin arasında müşteri bekliyor. Safari satıcıları etrafımı sarıyor. Ben mutsuz mutsuz çölün içine yürüyorum. Çölde poşetle dolaşan çocuklar içecek satıyorlar. “This like… You want a beer?” diyor. Bir bira alıp kuma oturuyorum. Mutsuz mutsuz çölü izleyip biramı içiyorum. Romanlar “You want gypsy dance?” diye dolaşıyorlar. Hindistan Romanlarının müzikleri, turist çığlıkları, rüzgar uğultusu arasında biramı içiyorum. Seyahatin ilk anından beri beklediğim anın tam içindeyim ama mutsuzluktan ölmek üzereyim… Tabii mutsuzluğumun tek sebebi çölün durumu değil. Sanırım tek başıma gezdiğim için düşünmeye çok zamanım oluyor. Arkadaşlarımdan ayrıldığımdan beri düşünüp düşünüp mutsuz oluyordum ama şu anda tepe noktasındayım. Aynı çocuk bir tur atıp yanıma geri geliyor. “This like… One more beer?” diyor. İkinciyi de içip, A Horse With No Name’i mırıldanıyorum. Şişelerimi ve mutsuzluğumu alıp motoru park ettiğim yere gidiyorum. Üç tane çocuk etrafımı sarıyor. 10 rupi karşılığında bir şey satmak istiyorlar. Ne olduğunu soruyorum eliyle “Nasıl koyduk ama!” der gibi bir hareket yapıyor. 10 rupiye iki paket prezervatif satıyorlar. Devletin bedavaya verdiği prezervatiflerden… Hindistan halkın nüfusunu arttırmaması için epey uğraşıyor. Indira Gandhi döneminde “Vazektomi Yaptır, Transistörlü Radyoyu Götür” kampanyası yapılmış. YouTube’a “India Condom Advertisement” yazarsanız prezervatif kullanımını arttırmak için yapılmış müthiş videoyu da izleyebilirsiniz.

Hava tamamen karardı. Motora atlayıp şehre geri dönüyorum. Gece yolculuk yapmak ayrıca korkutucu. Motorumu tekrar çalıştıramamaktan korkuyorum, benzimin bitmesinden korkuyorum. Motorumu adama içindeki benzinle teslim edeceğim için tam yetecek kadar aldım. Yol üzerinde tek bir benzinci yok. Yoluma bir tane otostopçu çıkıyor ama motoru durdurursam tekrar çalıştıramam korkusuyla onu da almadım. Korku içinde geçen bir yolculuk sonunda şehre varıyorum. Şehre girer girmez motoru kiraladığım adamla karşılaştım. Motoru oracıkta teslim ettim. Yol boyunca yaşadığım korkuları sırtımdan atmanın keyfiyle bir ananas suyu alıp adamla muhabbet ediyorum. Muhabbetten sonra adam dükkânına götürmek üzere motora atladı ama çalıştıramadı. Bozulması korkum yersiz değilmiş ama ben az önce teslimimi yaptım. Olay üzerime kalmadı. Bozulma ihtimalini ya da motorun üzerindeki bir hasarı üzerime atmaları ihtimaline karşı pasaportum yerine akbilimi rehin vermiştim. Olay çıkarsa akbilimi bırakır giderdim.

Motoru teslim edip otele dönerken Lassi Shop’un önünden geçtim. Çalışan adamın selamını alıp içtiğim lassinin pek bir şey yapmadığını söyledim. “Ayıp ettin gel bu sefer bizden olsun. Öncekinden daha sert yapayım.” dedi. Bayağı yorgunum. Yarına söz verip otele gidip kendimi damıma atıyorum.

Sabah yine karga, güneş, sonra karşı komşularla damdan dama çay keyfi derken öğlen ediyorum. Gezilecek yerler gezildi, göle bir kez daha uğrayıp lassicime gidiyorum. Dükkânda başkası bekliyor. Meseleyi anlatıyorum. “Dün senin arkadaşın bana özel lassi ısmarlayacağına söz vermişti.” diyorum “İyi hadi gel yapayım bir tane.” diyor. “Ha bir de geçen sefer pek etkilemedi diye bu sefer extra koyacaktı.” Tuzlu bir lassi geliyor. “İyi kafa yapsın istiyorsan bir kerede dik.” diyor. Fondipleyip kendimi sokağa atıyorum. İki saat sonra kendimi bir kafede oturmuş hayatımdaki problemleri kazıyıp ne kadar pislik, ne kadar korkak olduğumu falan düşünürken buldum. Saatlerce oturmuş kendime saldırmış da saldırmış bana mısın dememişim. Akşamüstü kafeden kalktıktan sonra yüzlerce sarıklı adamı bir parkta bekleşirken gördüm. Sarıklı derken köylülerin taktığı, rengârenk, bedevi stili sarıklar. Protesto hazırlığı olduğu belli. Ellerinde Hinduca pankartlar var. Bir dayı kürsüye çıkıp konuşuyor, herkes alkışlıyor ve yürümeye başlıyoruz. Yolda birisi meseleyi anlatıyor. Şehrin dışındaki çöle dikilen rüzgâr panellerini protesto ediyorlarmış. Ashraf bahsetmişti o panellerden. Özel mülkiyetmiş, adam elektriği kendi şirketi için kullanıyormuş. O da sevmeyerek bahsetmişti zaten. İngilizce bir pankart görüyorum. “Bitki Ve Hayvan Alemini Rahat Bırakın! Ulusal Çöl Kuşu Godovan’ı Koruyun!” Konuştuğum adam turizmden bahsetti ama meseleyi anlayamadım. Turizm çöle zarar verdiği için çöl turizmi mi istemiyorlar yoksa panellerin olduğu bölgede turizm yapılamıyor diye mi protesto ediyorlar çözemedim. İçtiğim lassinin kafası hâlâ benimle, renkli sarıkların arasında yürürken bakıyorum otelin önünden geçiyoruz. Ahaliden ayrılıp otele gidiyorum. Ertesi akşam Bikaner treniyle ayrılmayı düşünüyordum ama şehirde yapacak daha fazla bir şey yokmuş gibi geliyor. Bir haftaya yakındır buradayım. Sokakta gören esnafın “Jaisalmer’e mi yerleştin?” sorusuna bile maruz kaldım. Çok kaldığımdan değil de ortalıkta gezmeyi çok sevdiğimden bence. Yüzümü çabuk eskittim.

Çantamı topluyorum. Son olarak dama çıkıp matımı ve uyku tulumumu topluyorum. Damımdan karşı komşularımın akşamüstü çay keyfine bakıyorum, baz istasyonundan atlayıp teker teker karşıdaki ağaca süzülen kargaları izliyorum, samimiyetimin el göte parmak kıvamına geldiği çalışanlarla vedalaşıyorum. Vedalarla ilgili canımı sıkan bir şey var. “Tekrar gel”ler, “Sık sık konuşuruz”lar, “Ben de memleketime seni beklerim”ler o kadar hızlı yalan oluyorlar ki insan kendi vefasızlığına şaşırıyor. Her yolculuktan sonra iletişimde kaldığım birileri muhtemelen oluyor ama her seferinde inanarak söylediğim bu cümleler ertesi gün bütün anlamlarını yitiriyorlar. Bu cümleyi her gezimde on beş kişiye söylüyorumdur. Sonunda bir kişi ya kalıyor ya kalmıyor. Bence literatüre “Gezgin vefasızlığı” gibi bir terim düşülmeli. Neyse kankalarım hava kararınca beni istasyona bırakıyorlar, Bikaner trenine atlayıp Jaisalmer’i tüketmiş olmanın hazzıyla yola çıkıyorum.

*Tout: Turist avcılarına turistlerce verilen isim.

**America – A Horse With No Name

***Lassi: Hindistan’ın boza kıvamındaki ayranı. Tuzlu, şekerli, muzlu, ananaslı, mangolu, çikolatalı çeşitleri her yerde var. Ayrıca kimi bölgelerin değişik meyvelerle yapılmış yerel lassileri de mevcut.

****Çapati: Yassı bir ekmek. Lavaşın 4-5 kat kalıncası.

*****Cümlenin orjinali: “We can kill chicken for you.”

Etiketler , , , , , , , , , , ,

Bir John Berger Gibi Yazma Denemesi Olarak Diego de Velázquez ve fc

İki resimden tepedekini Jaipur şehrinde çektim. Alttaki ise Diego de Velázquez tarafından 1629 yılında İtalya’da çizilmiş. Bu fotoğrafın benim için pek bir önemi yoktu. Sırf bana samosa ikram eden arkadaşların gönlü olsun diye çekmiştim. Seyahat fotoğraflarımı facebooka koyduktan sonra Boğaç, benim fotoğrafla Valezquez’in resmi arasındaki benzerliğe dikkat çekti.

Velázquez’in resmi, Apollo’nun Vulcan’ı ziyaret ettiği anı gösteriyor. Apollo, doğruluğun tanrısı, Vulcan’da adından anlaşılacağı gibi volkanların…Apollo, bu anda Vulcan’a karısı Venüs’un Mars’la ilişkisi olduğunu söylüyor. Yüzü bize dönük, kaslı arkadaş Vulcan oluyor. Diğer dördü de yamakları. Vulkan’ın yüzündeki şaşkınlık ifadesi yeterince aşikar. Venüs’ten bunu beklemediğini kolayca anlayabiliyoruz. Dört yamaktan üç tanesi de olayla ilgilenseler de işlerini yapmaya devam edecek kadar görev bilincine sahipler. Ya o kahverengi saçlı tipe ne oluyor? Sen neden ağzını kocaman açıp “Patron ya ben seni çok önemsiyorum biliyor musun? Valla babam aldatılsa bu kadar şok olurdum.” der gibi bakıyorsun? Baksana en arkadakine. Senin gibi velvele yaratmadan kendi halinde vaziyete üzülmüş. Muhtemelen Vulcan, tutsa Mars’ı dövmeye gitse yolda en çok sen heyheylenir, Mars’ın karşısına çıkınca da ilk sen kaçarsın. Arkadaki arkadaş, görev adamı gibi patronunu takip eder, dayak atılacaksa kendini önlere atmaz, dayak yenecekse de temiz temiz dayağını yer döner. Yalnız bir kavga çıkacaksa ben bu resimde yalnız yere eğilmiş olan sakallıya güvenirim ben. Biraz yaşlı gözüküyor ama eski kurt o belli… O adamın sözüyle kavgaya girilir, kavgadan dönülür. O kadar güven veriyor adamın duruşu.

Gelelim benim fotoğrafıma: Tıpkı Velázquez’in çiziminde olduğu gibi benim fotoğrafımda da bir odak noktası ve altı kişi var. Resimde odak noktası örsken benim fotoğrafımda samosa kazanı. Resmin aksine bu fotoğrafta kimse şaşkın değil. Herkes hayatından gayet memnun. Mars’ın ağzını burnunu kırdıktan sonraki an olduğunu düşünebiliriz. Benim fotoğrafımda da tıpkı resimdeki gibi arkada kendini unutturmuş hüzünlü bir karakter var. Hemen solundaki bıyıklı gülümseyen adam samosaların hamurunu yoğururken anadan üryan çıplaktı. Üzerindeki tek şey atletti. Beni görünce üzerine bir havlu sardı öyle kalktı ayağa. Bence bıyıklı da resimdeki aşırı şaşıran adam oluyor. Muhtemelen kavgada götüm götüm dövüşmüş. Yumruk sallayacağına acil durumda nereden kaçabileceğine kafa yormuş, kavga galibiyetle sonuçlandıktan sonra da en fazla o sırıtıyor.” En soldaki mavi t-shirtlü, uzun boylu arkadaş da benim nazarımda resimdeki sakallı adam oluyor. Hâlen ciddiyetinden hiçbir şey kaybetmemiş. “Şımarmanın lüzumu yok.” adamı. En sağdaki beyazlı arkadaş, bize sırtı dönük olan kimse. O da bir görev adamı ama ne arkadaki hüznlü kadar itaatkar, ne yavşak kadar şovmen, ne de sakallı kadar sözü dinlenir biri olabilmiş. Ne uzar ne kısalır böylesi. Hayatı boyunca çekiç sallar, samosa yoğurur, evlenir çoluk çocuk sahibi olur ama dünyaya bir şey katamaz. İşte başarısızlığına sinirlenir, eve döner karısını çocuğunu döver. Apollo’ya gelecek olursak, rengârenk kostümüyle ve yüzündeki çocuksu gülümsemeyle kendini açıkça belli ediyor. Belli ki kavgaya karışmamış ama gönülden desteklemiş. Belki uzaktan biraz tanrısal şeyler yollamış, bizimkileri heallamış falan. Şimdi de iyilerin kazanmasına çocukça seviniyor.
Ve Vulcan… Adam kendini her yerde belli ediyor arkadaş. Patron benim diyor. Kavgasını yapmış, keyifle zanaatına geri dönmüş. Yavşak yine yanında. Hüzünlü de yine arkada kendini unutturmuş. Vulcan, işe dönmek gerektiğini hatırlatıyor. Arkada bekleyen hamurlar var, karnı acıkan koca bir Hindistan var. Kavgamızı yaptık, şimdi işe…

Etiketler , , , , , , , , , , , ,

Jaisalmer’deki Flörtüm ve Otostopçunun Galaksi Rehberi

Otostopçunun Galaksi Rehberini okudukça otostopçunun hayatındaki havlunun önemine dair daha fazla şey öğreniyorum. Havlu, günlük havlu bakımının yapılmasını gerektirecek kadar önemli bir malzemedir otostopçunun hayatında. Ben havlumu, çantama daha fazla sari sokabilmek için sokakta bir yere bırakmıştım. Havlum kırmızı renkliydi, üzerinde bir F1 arabası işlemesi vardı ve gerçekten çirkindi. Çirkinliği umrumda değildi, onunla kurulanabiliyordum. Kitapta söylenen onlarca işlemi yapmıyordum ama kurulanmak da yeterince gerekli bir işlemdi. Sonra bir süre kurulanmadan idare edebileceğime, duştan çıktıktan sonra kendimi kurumaya bırakabileceğime kanaat getirdim. Bu sayede çantama bir tane daha sari sıkıştırabilirdim. Yaklaşık yarım metrekarelik havlum 6 metrekarelik sariyle eşit hacimde yer kaplıyordu sonuçta. Sonunda büyük bir özveride bulunup havlumu sokakta bir yere bıraktım. Çöpe atmak istemedim çünkü ona ihtiyacı olan birinin ya da ihtiyacı olana kadar saklayacak birinin o havluyu alacağından emindim. Orası Hindistan’dı sokağa bırakılan her şey insanlar, inekler ya da domuzlar tarafından değerlendirilirdi. Bu yüzden olsa gerek belediyeler sokaklara çöp kutuları koymak zahmetine girmiyorlardı. Ben havlumu Jaisalmer’de damda yattığım otelin hemen karşısına bırakmıştım. Bıraktığım yer daha önce bir yazımda bahsettiğim ilk çapkınlığımı yaptığım kızın evinin önüydü. Şimdi kafamda ihtimaller denizi çalkalanıyor. Deniz tuzlu değil ama yine de köpürüyor. Acaba? diyorum Acaba kız bu kitabı okumuş olabilir mi? Okumuş olmasa da havlunun bir gezginin hayatındaki yerini tahmin ediyor olabilir mi? Belki havlumu evlerinin önüne bırakmış olmam “Seyahatim tam olarak burada sona eriyor.” anlamına gelmiş olabilir mi? “Arayışıma son verdim, havlumu sana bırakıyorum çünkü ona daha fazla ihtiyacım olmayacak. Daha fazla gezmeyeceğim çünkü ben aradığımı buldum.” Nişan yüzüğü gibi ya da evlerinin tepesindeki çömleği vurmak gibi. Yalnızca bunun gezgin versiyonu. Acaba diyorum Jaisalmer’deki o kızla sözlenmiş olabilir miyim?

Etiketler , , , , , , , ,

Bala, Yarin, ben.

 

Evime dönüş yaptım, şimdi günlük alışkanlıklarımı ve sıkıntılarımı tekrar kazanıp eski hayatıma dönüş yapmaya çalışıyorum.
Gider ayak son kez Delhi yollarında yürüyordum, tek amacım metroya atlayıp kendimi havaalanına atmaktı. Yolda atıştıracak bir şeyler almıştım ki Bala’yla tanıştım. Bala yerde oturmuş gizli gizli viski içiyordu. Bana bir laf attı, ben ona bir cevap verdim o da bana cevap verdi derken zaten uçağım sabaha karşı 4’te son metro da 11 de diye yanına oturdum. Bala’nın gayet zeki ve eğitimli olduğu aşikar. Lakin sokakta yaşadığı da aşikar. Ne iş yaptığını sorunca reklamcıyım dedi. Türkiye’den geldiğimi söyleyince rakıdan bahsetti. Zengin bir müşterilerine hediye olarak almışlar. Bala’yla son metroya kadar uzun uzun muhabbet ettik. Babası ölmüş, annesi amcasıyla beraber olunca kendini sokaklara atmış. Yeni bir başlangıç için Delhi’de dolanıyor. Bir yandan hayvan gibi içki ve sigara içiyor bir yandan meditasyon yapıyor. İçkiyi uyuyabilmek için içtiğini söyledi. Gapgarip bir durumdu. “Ters dönmüş bir hamamböceğiyim ben.” diyor. Sonra Bala, (Bala’nın bizim memlekette küçük çocuk anlamına geldiğini söyledim.) beni metroya bıraktı, vedalaştık. Daha önce tanışsaydım uzun uzun takılırdık. Mc Cleud Ganj’da da böyle oldu. En güzel insanlarla o yeri terk etmeden hemen önce tanışıyorum. Vedalarla ilgili bir problemim var.
Mc Cleud’da yüzbinlerce İsrailli turistle kısa kısa muhabbetler ederdim, konuşulası insanlarla gitmeden hemen önce tanıştım. Otobüsümü kaçırmayacak kadar yanlarında kalıp vedalaştım. Oturduğumuz kafe durmaksızın Dylan çalıyordu, biz de ister istemez Dylan’dan konuşmaya başladık. Bir yandan Yarin’in İsrail’den getirdiği Türk kahvesini içiyorduk ve konu I’m Not There filmine geldi. Bob Dylan’ın biyografisi. Ben o filmi en az 6-7 kez izlemişimdir. Yarin’de 3 kez izlemiş. Richard Gere’ın Dylan oldugu sahnelerde Calexico’nun Going To Acopulco söylediği sahneden konuştuk. Acopulco Meksika’da bir şehirmiş. Bugünlerde pek önemli değilmiş ama kovboy zamanlarının önemli şehirlerinden biriymiş. Yarin bana bunları anlattı ben de ona o sahnede farketmediği önemli bir detayı anlattım.
Böyle muhabbetler zaten güzeller ama dünyanın iki yerinden gelip üçüncü bir noktasında buluşan iki insanın bunları konuştuğunu düşünmek işi daha keyifli hale getiriyor. Benimle birlikte çantam da, kafamdakiler de hareket ediyorlar. Başka birisiyle şans eseri buluşup çantamızdakileri ve kafamizdekileri paylaşıyoruz, onları içerdekilerle birleştirip yepisyeni şeyler oluşturuyoruz. Seyahat etmeye verilen bunca değerin sebebi bu sonuçta.

Çok laga luga yaptım. Okulumdayım, herkes blogu okuduğunu söylüyor.
Öptüm
fc

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , ,

Delhi’den Son Bildirim

Delhi’ye ikinci kez gelmek şöyle bir his yaratıyor: Hani lisede ya da ortaokulda cok sevmediğin bir çocuk vardır da yllar sonra onunla karşılaşmışsındır. Onunla vakit gecirmeyi sevdigin biriyle karsilassan daha iyidir ama simdilik elindeki bu. Ne olursa olsun onunla karsilasmak iyi.

Delhi’ye ikinci gelisimde ilkine gore cok daha profesyonelim. Artik etrafimi saranlari daha rahat savusturuyorum. Onlar da gozlerimden mi anliyorlar yeni gelmedigimi bilemedim biraz daha az rahatsiz ediyorlar. Butun gun aylak aylak Delhi gezdim, modern sanatlar muzesine gittim, buranin koca merkezi Connaught Place’e gittim falan. Modern sanatlar muzesi Iran’daki kadar ilgi cekici gelmedi. Belki her an her yerde Hindistan isi resim gordugum icindir. Tapinaklar ve sokakta tapinaga cevrilmis kucucuk alanlarin hepsinde bir Şiva, Krişna, Ganeesh resmi goruyorsun, ben de doydum herhalde bunlara muzede fazlasini gormek ilgimi cekmedi.
Burada bir icecek satiliyor sokakta her yerde gormek mumkun. Gazoza buz atip, misket limonu sikip satiyorlar. Niye bu kadar cok oldugunu merak ediyordum ama hic icmemistim. Ananas ya da seker kamisi suyunu tercih ediyorduk biz. Bugun bir denedim aman allahim! Mukemmel bir tad. Buradaki gibi az sekerli gazozlar bulabilirsem memlekette bu ise girisebilirim.
Bir de bugun Paharganj’da dolaniyordum, bir adam dukkanina davet etti. Girmeye yeltenmedim tabii cunku buralarda bir sey satmaya oyle baslarlar. Nereli oldugumu sordu, basimdan savmak icin Turkii diyip (Turkey diyince Tokyo saniyorlar, Turkiii demek gerekiyor.) donuyordum ki “Merhaba. Nasilsin?” dedi. Meger bu dayi yillardir Turkiye’ye mal satiyormus. Benim gibi gezen bir cocuk 15 sene once bir sekilde bu adamla tanismis ve ticarete baslamislar. “Cok uckagitci adamlar serefsizim. Bu Kurtlerin hepsi boyle vallahi.” diyor. Dili kullanmaktaki becerisine mi şaşırayım, bizim türden faşistlik yapmayı öğrenmiş olmasına mı?
Neyse efendim Hindistan gunleri sona eriyor. Daha yazmadigim bir suru sey var. Bir sure de onlari yazip Hindistan’in ekmegini yemeye devam etmeyi dusunuyorum. Simdi kendimi son kez Delhi’nin Pahar Ganj’ina atip vuracagim yollara. Kimbilir kac kere islanacak yuzum? Sonra Indira Gandhi Havaalani’ndan Istanbul ucagima biniyorum.
Kornasina, samosasina, Israilli turistine, Lonely Planet’ina, sincabina, sokak berberine kurban oldugum Hindistancim. Kendine iyi bakasin.
Etiketler , , , , , , , , , , , , ,

Uzun zamandir yazmamanin rahatsizligi icerisindeydim. “Acaba neden uzun zamandir yazmiyorum?” diye dusunup duruyordum. Uzun zamandir yazmiyorum cunku yazilasi seyler gecmiyor basimdan.

Napiyorum? Boyle Mc Cleud Ganj denen dag sehrinde bos bos oturuyorum, birsuru black cay iciyorum (cayi sutsuz istedigini ozellikle belirtmek gerekiyor) burada surgun hayati yasayan Tibetliler’le muhabbet ediyorum. Israilli turistlerle 14 yasimdan beri yapmadigim “Pink Floyd, muzik dunyasinda farkli boyutta işler çıkarttı, onlarin yaptigi bir devrimdi”, “Echoes, Meddle Albümü, Pompei Konseri”, “Beatles aslinda pop muzik yapiyordu.” muhabbetleri ceviriyorum. Ayni sohbetleri 10 sene sonra Ingilizce tekrarlamak degisik bir deneyim.
Iste dedigim gibi pek bir sey yapmiyor, oylece vakit geciriyorum.
Ha seyi anlatayim Bhollu…
Benim Rajhastan’dan binlerce kilometre uzakliktaki Mc Cleud Ganj’a gelmek sebebim Bhollu’ydu. Melek’e buraya gidip onun icin bir didgerido yapacagima soz vermistim. Mc Cleud Ganj’da usta bir didgerido gurusu oldugunu duymustuk ben de tuttum bu adami bulmaya geldim buralara kadar. Bhollu’yu bize anlatan arkadas butun gun “My guru, my guru” diyip duruyordu. Ben de boyle sakalları yere kadar uzanmis, 85 yasinda Gandalf gibi bir adam bekliyorum. Gittim Bhollu’yu buldum. Karsimda 24 yasinda bir cocuk. Bildiğin deli, hiperaktif, çok eğlenceli bir tip. Didgerido yapıyor, çalıyor, yapmayı ve çalmayı öğreterek hayatını kazanıyor. Atölyesinde 4 tane İsrailli turistle bütün gün metal dinleyip didgerido yapmalık ağaç gövdesi zımparalıyorlar. Gelmeden önce internette cok didgerido videosu izlemiştim ama Bhollu gibi calan birini hiç göremedim. O aletten bu güne kadar hiç duymadığım sesleri çıkartabiliyor, hatta didgeridoyu baskasina tutturup bir yandan djembeyle ritm de tutuyor. Simdi davul isine el atacakmis. Seneye on numara davul uretmeye baslarim dedi.
Etiketler , , , , , , , , , , ,

Varanasi’de Masaj Keyfi

 

Uzun zamandir yazmiyoru, rahatim sanmayin cidden rahatsiz hissediyorum. Hergun onlarca sayfa yazmak istiyorum ama artik biraz baydim sanirim. Bu arada ben yazmazken Bogac, Varanasi seyahatinden bir kuple dokturmus, uzun zamandir gulmedigim kadar guldum.
Kaldigim Mc Cleud Sehri’nin Bhagsu Köyü’nde keyifli ve huzurlu gunlerime devam ediyorum. Musluman cemaatle siki iliskilerim var, dun aksam birilerinin evinde aksam yemegine davetliydim, geri kalan vakitlerde Tibet,in surgun hukumetini geziyorum, Tibetli yoldaslarla ve Israilli turistlerle muhabbet ediyorum. Burasi kucuk bir Israil gibi. O kadar cok Israilli turist var ki bütün lokantalarda Israil yemekleri de (İsrail yemeği dediysem falafel, humus falan) servis ediliyor, kimilerinin Hibruca menuleri var, internet kafelerde klavyelerin uzerinde Hibru harfleri de eklenmis…
Hindistan’da kendi koyundeymis gibi tatil yapmaktan ne keyif aliyorlar bilemedim ama keyifli insanlar. Guzel guzel muhabbetler ediyoruz.

Etiketler , , , , , , , ,

Her Sey Yolunda Derken

 

Uzun zamandir yalandan yalandan yaziyorum, huzurlu bir vakitte uzun uzun anlatacagim. Motor seyahatim, Dharamsala’ya gelmek icin cektiklerim, dunyanin en mukemmel iki uc insani, Dharamsala denen cennet vs.
Dharamsala denen cennette Hindistan’da sevmedigimiz hicbir sey yok. Gurultu yok, kalabalik yok, pislik yok, riksa yok, “Hello my friend.” diye pesinde kosan adamlar yok, sicak yok burasi gercek bir cennet. Dharamsala’ya (Daha dogrusu icindeki Bhagsu koyune) geldigim anda emeklilik planim kafamda belirdi. Burada bir otel acacagim. Fc’s House “Home Sweet Your Home”
Iste bu guzel yere gelisim seyahatimin sonuna gelince bir huzun saldi beni. O kadar sevimsiz sey gordum ki Hindistan’i neredeyse kotu hatirlayacaktim. Tamam dedim simdi Hindistan’la barisabiliriz. Sorun bu ulkede degilmis, ben yanlis yerlerini geziyormusun. Sonra Kesmeseker’in bir sarkisi canlandi kafamda. Her sey her sey yolunda derken, yollar ayrildi birden. Ayrilmadi ama ayrilmasi yakin.

 

 

Etiketler , , , , , , , , , , ,