Tag Archives: iran

Biletli Müzik

İran’da geceyi havaalanında geçirmişiz. Hümeyni’nin sinsi bakışlarına baka baka uyumuşum, sabah kalktım biraz daha bakıştık, diğerlerini uyandırdım yemek yiyoruz…

Vakit geçmek bilmiyor uçak 15:00 gibi bir saatte kalkacaktı ve ne dediğim gibi vakit geçmek bilmiyordu. Önce gireceğimiz koridorun üzerindeki yasak bantını kaldırdılar, koridordan girdik masanın önünde memurların gelmesini bekliyoruz.

Hümeyni'nin sinsi bakışları.

Hümeyni’nin sinsi bakışları.

Omuzlarında yıldız yerine garip şekiller olan memurlar gelmek bilmiyorlar, habire sohbet ediyorlar. Biz de elimizde biletler, içimiz kıpır kıpır “Hindistan da Hindistan” diye yerimizde duramıyoruz.

Furuşgah yani havaalanında 3 yol arkadaşım. Bilet sırasının açılmasını bekliyor.

Furuşgah yani havaalanında 3 yol arkadaşım. Bilet sırasının açılmasını bekliyor.

Her şey o an başladı. Aniden elimizdeki biletlerle müzik yapmaya başladık. Çıkarttığımız sesler tabii ki bok gibiydi ama o an biz güzel sanmıştık, üstüne utanmadan kayıt almıştık. Kayıttan sonra polisler gelmişti hemen kaydı falan unutup sıraya girmiştik. (Devamında olan heyecan verici olaylar için tık.) Bugün Boğaç telefonunu karıştırırken kaydımızı bulmuş. Sevillalardan yollamış.

Reklamlar
Etiketler , , , , , , , , , , ,

Vardal Caniş Su Photography

Kral seyahat arkadaşım Vardal Caniş Su’nun seyahatimiz boyunca çektiği fotoğraflara canım sıkıldıkça bakarum. Facebook’ta da bir like alıyorlar bir like alıyorlar sormayın. Ben de “Blogum okurları neden eksik kalsın be!” diye düşünüp bir Vardal Caniş Su Photography seçkisi yayınlayayım dedim.

Bir tane Canon A-1 bir tane de düdük kadar dijital bir makine kullanarak çekilmiş seyahat fotoğraflarımızdan seçkiye buyrunuz:

Fotoğrafların bir kısmı İran, bir kısmı Hindistan. Bir kısmı dijital, bir kısmı analog. Hepsi karışık.

Hepinizi öperim.

Vardal Caniş Su bloguna dikiz.

Etiketler , , ,

Yezd

Bu da bilgisayarda paslanacağına burada dursun bir Yezd yazısı.

Batıdan doğuya otobüsle İran seyahati. İstanbul’un Aksaray semtinde başlıyor, Gürbulak’ta sınır değiştirip Tebriz, Tahran, Kazvin, İsfahan’ı gezip Yezd’e varıyor. Bir terslik çıkmazsa son durağımız Şiraz olacak. Terslik hep oluyor ama Şiraz’a varabiliyoruz. Biz 4 kişiyiz, yolculuğun 11. günü, 3500. kilometresi ve 5. şehri.

İsfahan’da geçirdiğimiz üçüncü günün sonunda otobüse atlayıp sabaha karşı Yezd’deki otogara varıyoruz. Vardığımız her şehirde yaptığımız gibi burada da tulumları açıp otogarda biraz kestirip günün başlamasını bekliyoruz. Arkadaşlarım uyuyor, ben de otogarın bekleme salonunda sağı solu izlerken Ali’yle tanışıyorum. O kız arkadaşının gelmesini, ben arkadaşlarımın uyanmasını bekliyorum. Biraz muhabbet ediyoruz. Sık sık Ölüdeniz’e gelip yamaç paraşütü yaparmış. Sonunda arkadaşlarım uyanıyor, bu arada Ali’nin kız arkadaşı da geliyor. Ayrılmadan önce Ali bize otelini göstermek istiyor. Önce reddediyoruz, sonra ısrarları üzerine nezaketen kabul ediyoruz. Tanışık olduğumuz için bize arkadaş fiyatı çekiyor. Bizim için gayet lüks oteli için bitli otellere verdiğimiz kadar bir para istiyor ama yine de kabul edemeyiz. Yezd’de konaklayacağımız yeri gelmeden çok önce seçtik. Sessizlik Kuleleri.

Yezd bir çöl şehri. Bunu yalnızca sıcağıyla ve kumuyla hissettirmiyor. Yezd’deki tüm evler, dükkânlar, hanlar, camiler çöl renginde. Sıvasız kerpiç evler yeryüzüyle yekpare gibiler. İnşa edilmemiş de yeryüzünden yükselmiş gibi duruyorlar… Bu hardal sarısı şehir, insana Mardin’i hatırlatıyor. Herhangi bir sokağından içeri dalıp nereye gittiğini bilmeden gezmek de Mardin’de olduğu kadar keyifli. Tüm evlerin tepesinde yaklaşık 2 metre yüksekliğinde kutu gibi bacalar var. İsimleri bad-gir. Bad-girler Yezd’in doğal klima sistemleri oluyor. Rüzgârı alıyor, bacasında şöyle bir dolaştırarak bir şekilde soğutuyor ve evin içine veriyor. Bagh-e Devlet Abad binasında 33 metre yüksekliğinde bir bad-gir varmış ama görmeye gitmedik. Bunun yanında suyun kendi kendine soğumasını sağlayan kümbetleri de mevcut. Kısaca Yezd, çöl sıcağıyla en doğal şekilde mücadele etmeyi öğrenmiş.

Burada Sessizlik Kuleleri’ni biraz anlatmak lazım. Gerçek isimleri Dakhme. Ölen kimseleri gömmenin toprağı, yakmanın da havayı kirleteceğine inanan Zerdüştler, ölülerini etçil kuşların yemesi için bu kulelere bırakıyorlar. Kulenin tepesinde kuşlar, ölüleri yemeye gözlerinden başlarlarmış. Muhtemelen orası bir çöl, göz de en sulu organ olduğu için. Kulede bekleyen rahip ilk olarak hangi gözün yendiğini görmek için kenardaki delikten olanları izlermiş. Önce sağ göz yenirse merhumun huzurlu bir yere, sol göz yenirse azap dolu bir yere gideceğine inanırlarmış. Uzun zaman önce (Konuştuğum ve okuduğum her yerden farklı tarihler duydum. 1940 – 1970 yılları arasında bir gün.) Sessizlik Kuleleri’nin kullanımı yasaklanmış. O günden beri Zerdüştler, ölülerini kulelerin hemen kıyısındaki mezarlara gömüp toprağı kirletiyorlar.

Şehir meydanında biraz vakit geçirip Zerdüştlerin tapınağı olan Ateşgede’ye geçiyoruz. Yezd’de 500.000’e yakın Zerdüşt yaşıyor. Tapınakta 470 yılından beri hiç sönmemiş bir ateş var. Rahipler her gün belli saatlerde bu ateşi tekrar tekrar besliyorlar. İçeride bu ateşten ve hiç sönmediği bilgisinden başka ilgi çekecek bir şey yok. Zerdüştlerin kutsal kitabı Avesta’dan pasajlar parça parça duvarlara asılmış. Şöyle bir bakıp çıkıyoruz. Ramazan olduğu için tüm lokantalar iftara kadar kapalı. Bakkala, fırına uğrayıp yanımıza yiyecek bir şeyler alıp otobüs durağına gidiyoruz. İki belediye otobüsü değiştirip Yezd’e geliş sebebimiz olan Sessizlik Kuleleri’ne varıyoruz.

Otobüsten iniyoruz, iki kule de tüm heybetiyle karşımızda duruyor. Yalnız saat öğlenin 12.00’si hava da 40 dereceye yakın. Güneşin biraz eğilmesini beklememiz gerekiyor. Karnımız acıktı ama dediğim gibi iftardan önce açık lokanta bulmak imkânsız. Tenha bir köşe bulup azığımızı açıp yemeye başlıyoruz. Derken önünde oturduğumuz apartmandan bir kadın çıkıp yanımıza geliyor. “Aman çok ses yaptık, ayıp ettik ortalık yerde yemek mi yenir?” derken kadın hiçbir şey söylemeden koca bir kâse tatlıyı verip gidiyor. Tatlının üzerine tarçınla “Allah” ve “Ali” yazmış. Tatlının ne olduğunu çıkartamadık ama yeşil renkliydi ve tadı biraz keşkülü andırıyordu. Ne olduğunu pek önemsemeden onu da yiyoruz. Derken öğlen güneşi inmeye başlıyor ve kulelere doğru yürüyoruz. Karşımızda iki tane kule var. Yüksek olanı seçip tırmanmaya başlıyoruz. Kısa ama dik bir tırmanıştan sonra tepeye kuruluyoruz. Hava kararana kadar turist kafileleri ve şehirde rahat edemeyen sevgililer gelip gelip gidiyorlar. Gece kulede uyuyacağımız için iyice sahiplendik. Biz kulenin sahipleri, diğer ziyaretçiler de misafir gibiyiz. Tatlının kalanı, hurma, ekmek, su, kavun her gelene bir şeyler ikram ediyoruz. Sonra güneş batarken son bir misafir geliyor. Arabasını kenara park edip kulenin eteklerine oturup bir uzun hava tutturuyor. Yarım saat boyunca durmaksızın söylüyor. Biz tepede kendimizi fark ettirmeden onu dinliyoruz. Onu buraya atan dert neydi? Onu izlediğimizi fark etti mi? Gitsem dertleşmek ister miydi? Hiçbirini bilemedim. Biz çıt çıkarmadan yarım saat boyunca onu dinledik, o da yarım saat boyunca dinlenmeden söyledi. Yarım saatin sonunda türkü bitti, arabasına atlayıp geldiği yönden gitti.

Derken hava karardı. Yezd’e gelmeden evvel İsfahan’da çadırımızı kaybettiğim için gece yalnız tulumlarla idare edeceğiz. Duvar dibinde korunaklı bir yere tulumları serip yatıyoruz. Gece boyunca çöl kendini hissettiriyor. Uğultu, sert rüzgâr, ağzımıza burnumuza dolan kum… Gece bayağı zor geçiyor. Bir şekilde sabahı ettikten sonra konuşuyoruz, dördümüz de gece kâbus üstüne kâbus görmüşüz. Gecenin şartlarının zorluğundan mı yoksa mekânın geçmişiyle mi ilgiliydi bilemedim.

Sabah tekrar misafirler geliyor. Bu sefer en ilginci bir tekvandocu ve fotoğrafçı oldu. Sabahın ilk ışığını ve Yezd manzarasını kullanmaya gelmişler. Biri havaya uçan tekmeler savuruyor, öteki fotoğraflarını çekiyor. Tekvandocu ve fotoğrafçıyla biraz muhabbet ettik, birkaç fotoğrafını da biz çektik. Sonra bir Japon turist kafilesi, bir çift sonra biz de kuleden indik. Farklı bir şey var mı diye öbür kuleyi de kısaca ziyaret edip şehre dönmek üzere kuleleri terk ettik.

Azığımız gece tükendi, şimdi karnımız aç. Sağa sola bakınırken öğlen vakti mümkün olmayan şekilde bir yerden kebap kokusu geliyor. Kokuyu takip edip bir pasajın içine giriyoruz. Bir lokanta girişini brandayla kapatmış ama kokuyu engellemek mümkün değil. Harıl harıl çalışıyorlar. İftar vaktinde büyük bir davet verilecekmiş. Önce yemek vermek istemiyorlar “Seferi seferi.” diyince kabul edip önümüze kebapları diziyorlar. Karnımızı doyuruyoruz, hesabı istiyoruz, kabul etmiyorlar. Ne kadar ısrar etsek de hesabı ödetmiyorlar. Karnımız tok, keyfimiz yerinde, şehir merkezine doğru yol alıyoruz.

Şehirde sokakları gezmenin keyifli olduğundan bahsetmiştim. Şehir merkezine dönünce sırtımızda çantalarla sokaklara dalıyoruz. Bad-girlere bakıp havayı nasıl soğutabileceğini anlamaya çalışıyoruz, sonuç alamayınca dolaşmaya devam ediyoruz. Mahalle maçı yapan çocukların topuna dalıyoruz. Karşılıklı birkaç penaltı atışıyoruz, yaşımızın olgunluğuyla gol yemeyi ihmal etmiyoruz.

Şehirde bir de Su Müzesi var. Yezdliler’in geliştirdiği “Qanat” denen yer altı su kanalları anlatılıyor. Qanatlar 2000 yıldır kullanılıyormuş. İran’ın geri kalanında da kanal açma işlerinde Yezdliler bir numaraymış. Bir çöl şehrinde su müzesi hem ironik hem de anlamlı… Caddede geziyoruz. İran’da gezdiğimiz her şehirde büyük bir kapalı çarşı var. Yezd’de ise büyük bir tane yerine bir sürü küçük pazar mevcut. Tüm caddeler ve pazarlar zanaatkâr dolu. Demircisi, marangozu, şeker imalatçısı, üstüpü toptancısı… Hepsi işini yüzyıllardır yapıyormuş gibi gözüküyor. Hepsi dükkânına ya da atölyesine benzemiş. Ağır ağır işlerine bakıyorlar. Çöl seven bir insan olduğum için gereksiz anlamlar yüklemiş olabilirim ama şehirde yaşayan herkes sanki çok sabırlı, çok bilge gibi geldi. Muhtemelen abartıyorum ama yine de ayrılırken gönlüm Yezd’de kaldı.

Etiketler , , , , ,

Hindistan’da Ilk Capkinlik Hikayem

Jaisalmer sehrinde, 3 gecedir La Mystica otelinin daminda uyuyorum. Nasil huzurlu nasil keyifli. Dibimdeki tapinak cani sikildikca muzik caliyor, tepede yildizlar, ruzgar Pakistan’dan geldigi icin sivrisinek yok. Yanimda koca bir baz istasyonu, sabahlari kargalar konup beni gunesten once uyandiriyorlar.
Siraz’da dayi bana fal bakarken sabah ezaniyla gun dogumu arasinda uyanik kal demisti. Iste bu kargalar beni tam o sirada uyandiriyor, bazen geri uyuyorum, bazen mal mal oturuyorum. Hayat damda guzel iste. Hatta bu sabah cok garip bir karga uyandirdi beni. Uyandim, baz istasyonunun tepesinde karga tek basina duruyordu. Bir cocugun sacini sertce oksarsin da cocugun sacinin yarisi havada kalir ya, karganin tepedeki saclari oyleydi. Bir kismi biraz havada… Neyse iste o karga beni uyandirdi, ben geri uyudum. Anlatacağım şey bu değildi.
Jaisalmer’de hayat damlarda yasaniyor. Tam karsimda sikh bir aile var. Onlar da topluca damda takiliyorlar. Ben kendi damimda takiliyordum, karsi damin sahibi ailenin kizi bana el salladi. E tursitim normal herkes el sallar, ben de geri el salladim. Kiz boyle bir garip oldu, elini koyacak yer bulamadi. Ben cay iciyordum, o da su iciyordu. Bardagini kenara koyarken dusurdu, bana bakti utandi kafasini cevirdi falan. Oyle damdan dama flortlestik, sonra utanip gitti.
Iste bir aydir suren gezimin tek capkinlik hikayesi…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , ,

Col Kafasi – II

 

Ozcan Yurdalan’in kitaplarinda gezi yazilarinin arasinda “Bir Yolcu Gordum” diye baslayan bolumler var. Muhtemelen kurgu olan diyaloglarla seyahat kafasini, beklentileri, yasananlari farkli bir sekilde anlatir kendisi. Hatta bu yazilar toplanip bir kitap basilmis ve Siraz’da karsilastigimizda bize bir kopyasini hediye etti. Iste Jaisalmer’de bir gece sohbeti gecirdim ki o kitaba yazilacak cinstendi…
Jaisalmer’de La Mystiqua Hotel’de damda oturuyorduk. Elektrikler kesikti, bu yuzden gozalabildigine yildiz altindaydik. 4 kisiydik, iki Alman kiz, ben ve kizlarin col safarisi rehberi Sayid.
Hos geldin, bes gittin, kac gundur Hindistan’dasin, nereleri gordun? Klasik muhabbetimiz devam ediyordu. Kizlar 3 kere Alanya’ya gelmisler. Ben de gecen sene gitmistim. Konustuk durmadan. Alanya’dan Hindistan’dan. Almanya’dan Istanbul’dan… Ben Iran’i anlattim, kizlar Daarjelling’i anlattilar…
Sonra sira bir sekilde Sayid’e geldi. Sayid: “Col benim Turkiyem.” dedi. “Col benim Hindistanim, Almanyam, Iranim her seyim. Insanlar geliyorlar, onlari colde gezdiriyorum, Avusturya’dan geldim, Isvec’ten geldim, Israil’den geldim diyorlar. Oralarin hicbirini gormedim ama hepsini colde dinledim.” E diyorum Rajhastan’in disina cikmadin mi? Bir kere Delhi’ye gittim diyor. Goa’ya git, Daarjelling’e git, Armritsar’a git. Hindistan’in heryeri baska bir dunya diyorum. Omuz silkiyor. Colu seviyorum, ben col insaniyim diyor.
Eyvallah diyorum.

Etiketler , , , , , , , , , , , ,


Jaipur’da Pembe Sehir’de siradan bir gun. Burada 5 gun gecirdim. Artik esnafin selamini almaya, cayini icmeye basladim.
Delhi’de sokak yemegiyle karnimizi doyuruyoruz. Muthis baharat gastritimi costurmak uzere. Siki mucadelemiz devam ediyor. Henuz ishal olmadik.





Siraz’da karsilastigimiz Sari Otobus.










Siraz’daki Dayimiz, yegenleri mangal yapiyoz.

Yezd’de veletlerle mac yaparken









Sessizlik Kuleleri’nden birisi. Biz daha yuksekte olan otekinde uyuduk. Bu fotograf da o kuleden cekildi.







Isfahan’in meshuuur oteli Amir Kabir Hostel. Civardaki karate turnuvasindan cikan veletler.
Alamut Kalesi’ne giderken. Ben, Cengiz, Saleh ve bizi kutsal inegi gormeye goturen soforumuz.

Tebriz’de evinde konak oldugumuz Ferit ve ailesi.


Soylemeyi unuttum. Ben Delhi’de kendime boyle bir sey yaptim.
Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yol arkadaşlarım

 

Cengiz: Turkce ve Kurtce haricinde bir dil bilmemesine ragmen dunyadaki herkesle iletisim kurabilir. Iletisim derken “Naber nasilsin?” degil. Turkcede ne kadar deyim, atasozu, argo varsa hepsini kullanarak. En son trende kompartman paylastigimiz cocuga “Dunya kucuk.” demeye calisiyordu. Cocuk anladigini soyledi ama emin olamiyoruz tabii. Sonra Cengiz, çocuğu gözcü olarak koridora dikip sigara icti. Tapinak olsun, cami olsun, kale olsun turistik her seyi cok sever. UNESCO’nun miras listesindeki her seyin onunde bir fotograf cektirse dunyanin en mutlu insani olur. Surekli sigarayi birakacagi tarihi soyler, o tarihte buna uymamasi icin gerekcesini dile getirir. Bazen cok konusur. Beyni 8-10 gb kadar bilgi tasir.
Su: Dunyanin en kurt saticilariyla korkusuzca kafa goz kavga eder. Su icin bir seyin fiyati soylenenin 10’da 1’i kadardir. Ondan ogrendigim pazarlik taktikleri hayatim boyunca epey isime yarayacak. Fiyati daha fazla dusuremiyorsan az bir miktar ve bir malzeme daha eklersin. Bu, onu izleyerek ogrendigim taktiklerden yalnizca birisi. Arada nevrotik tarafi tutsa da on numara yol arkadasidir. Benim gibi cadde gezmeyi, sokak arasinda dolasmayi tarihi tursitik yerlere tercih eder. Bu yuzden beraber gezeriz.
Bogac: Kendisi demirbas yol arkadasimdir. Bu gune kadar onsuz bir seyahate cikmadim. Olaylara 15 dakka sonra vakif olmasi sebebiyle “Üçüncü dünya ülkesi” lakabinin tartışmasız sahibidir lüks arayışından ötürü de “Prenses” lakabının. Gidilen yön hakkında bir fikri yoktur. Guzel guzel takip eder. Bu yüzden pek fikir beyan etmez ama ben kararsız kaldığım zamanlarda onu dinlerim. Her zaman da haklı çıkar. Filmlerde misyonunu son dakikada belli eden karakter gibidir. Onu birakirsan 1 hafta otelden cikmadan yalnizca keman calip resim yapar. Kolundan tutup goturunce de oylece seninle birlikte gezer. Alisveris falan da yapmaz. Bir seyi begenip beğenmediğini %100 bilebilme yetisine sahiptir.

Etiketler , , , , , , ,

Hindistan yavaştan…

 

Hindistan’a geleli ne kadar oldu daha tek kelime edemedim. Hızlı bir özet geçeyim:

Biz Yeni Delhi’de ucaktan indik. Tabii İran bizi alistirdi konaklığa. Sanıyoruz ki sokakta herkes dünya iyisi. İran’da nasil her gecen yardim etmeye calisiyorsa burada da oyle. Havaalanindan ciktik, uc tane bizim gibi tip vardi onlarla tanistik, hep beraber otel ariyoruz. Etrafimiz nasil? Sabahin 7’si, cis kokusu, bok kokusu, sokakta pisen yemekler vs. O bildigimiz “Pis Hindistan” namina ne varsa onumuzde. Kolumuzdan tutup otele goturmeye calisanlar, dilenenler vs.
Benim elimdeki kitapta 1-2 otel var, yanimizdaki gezginlerin kafasinda 1-2 otel var ama cadde boyunca hicbirisini goremiyoruz.
Sonra birisi bizi Tourist Information noktasina yonlendiriyor. Devletin turistlere yardim etmek icin bu ofisleri kurdugunu ve oralardan istedigimiz otele rezervasyon yaptirabilecegimizi soyluyor. Tutup bizi elleriyle oraya goturuyor.
Gittigimiz yerdeki adam apacik dolandirici. Altimiza sandalye cekiyor, kotu espriler yapiyor vs. Devlet gorevlisi olmadigi asikar ve bize cektigi fiyat kafamizdakinin 2-3 kati. + \ – %50 bekliyorduk ama 150 rupi beklerken 400 rupi biraz fazla gozukuyor. Bir bilgimiz yok, yorgunuz, otel arayacak halimiz yok adama tamah ediyoruz. Sonra ogreniyoruz ki devlet bu ofislerden yurudugumuz caddeye yalnizca bir tane dikmis. Geri kalanlarin hepsi bizim gibi kefalleri avlamak icin yapilmis. Bugun kaldigimiz otelin fiyatinin 4 katini bocekli igrenc bir otele birakiyoruz. Hindistan’a gelir gelmez fena kaziklandik ve toparlanmamiz biraz vakit aldi. Delhi’den sonra Jaipur’a gectik. Burasi daha ucuz, daha huzurlu, daha az (yine bolca) dolandiricili bir kent. 2 gunun yetecegi kentte 5 gundur kaliyoruz. Hem kaziklanmanin moral bozukluğunu hem de uzun sureli yolculugun yorgunluğunu attık.

Etiketler , , , , , , , , , , , ,

İran’a Giriş İran’dan Çıkış

 

*Buraya bir flashback sart.*

Iran sinir kapisindan giriyoruz. Otobuste tanistigimiz kacakci Puya bana “Çantamı taşımama yardım eder misin?” diyor. Ellerimizde pasaportla kontrolden gecerken ben Puya’nin cantasini tasimasina yardim ediyorum. Ben ona yardim ederken bekledigimden farkli bir kapidan gecmis oluyorum. Sira beklemeden gectigimi goren Su pesimden geliyor. Bogac ve Cengiz’den yarim saat once pasaport kontrolunden gecmis oluyoruz. Adam pasaporlarimizi aliyor, cikis damgasini gorup kapatiyor. Otobuste farkediyoruz ki Iran’a giris damgasi basilmamis.

*Flashback biter.*

Bu damga yuzunden aramizda surekli Su’yun ve benim İran’dan çıkamayacağımıza dair şaka donmustu ama su an ciddiydi ve bu gercek olabilirdi. Dusuk rütbeli adam işgüzarlık yapar diye gördüğüm en yüksek rutbeli polisin sırasına giriyoruz Su’yla birlikte. Adam eviriyor ceviriyor. Neler oldu cok anlatmanin luzumu yok ama yaklasik 45 dakika, 1 saat boyunca gecememe tehlikesi yasadik. Sonunda polis damganin olmasi gereken yere uzun uzun Farsça bir seyler yazdi ve bizi saldi. Yandaki dusuk rutbelinin soyledigine gore normalde salmamasi gerekirmis ama bizim icin bir iyilk yapmis. Havaalaninin polisin arkasindaki mermeri opebilirim. Bir adim atabildiğim icin bu kadar cok sevinmemistim. Ardindan once Sharjah, Sharjah’da 8 saatlik bekleme ve ardindan Delhi Havaalanı. Hindistan’da dönen dolaplar daha sonra artik.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , ,
Reklamlar