Tag Archives: jaisalmer

Jaisalmer

Bir yarışma için hazırlamış ve yarışmanın deadlineını kaçırmıştım. Bilgisayarda paslanacağına burda dursun bari.

Hindistan’a dört arkadaş elimizde spiral şeklinde bir rotayla ayak bastık. Gidilmeden olmaz şehirleri ve kişisel olarak görmek istediğimiz şehirleri sıralayıp, Mumbai’dan güneydekileri silince geriye bu rota kalıyordu. 15 günlük bir İran gezisinden yeni çıkmıştık. Onun yorgunluğu üzerine Delhi’de gördüğümüz kalabalık ve gürültüyü çekemeyeceğimizi kısa sürede anlamıştık. Rotaya baktık ve sırada Delhi kadar olmasa da kalabalık şehirler sıralanmış bekliyorlardı. Jaipur, Agra, Varanasi… Şehirleri atlayıp kendimizi doğaya vurmamız şarttı ama nereye gidecektik? Hepimizin gitmek istediği yer kendi kafasında netti. Yalnız bunu ötekilere anlatmak biraz zordu. Upuzun müzakerelerin sonunda hiçbir yere varamadık ve dörde bölündük. Ben çöle gitmeyi seçtim. Bu da çöl gezimin hikâyesi. (Merak edenler için diğer üç arkadaşlarımdan Su Goa’yı, Boğaç Nepal’i, Cengiz de eski rotayı takip edip turistik yerleri seçti.)

Hindistan’a ayak bastığımdan beri çöl ve deve sayıklıyordum. Ömrümde çöl görmedim. İlk kez görecektim. Ufuk çizgisine kadar pas parlak, sapsarı, yakıcı ortamı görmek fikri içimi kıpır kıpır etmeye yetiyordu. Deveye gelince, Camel içmeyi severim, Camel grubuna bayılırım hatta Eski Camel diye bir müzik grubu kurmayı bile denemiştik. Şekline, sabırlı görünüşüne, upuzun adımlarına, baygın bakışlarına… Deveye de çöle de sevgimi anlatmam güç, sebebini açıklamaya çalışmam imkânsız.

Jaisalmer’e tek tren Jodhpur’dan sabaha karşı beşte geliyor. Tüm otellerin toutları* o saatte istasyonda bekliyorlar. Ben henüz Jodhpur’dan trene biniyordum ki bir çocuk kolumdan tutup Jaisalmer’e mi gittiğimi sordu. Elime bir otel broşürü tutuşturdu. “Jaisalmer’de abim bekliyor. Ona senden bahsedeceğim. Gidince otelimize bir bakmaz mısın?” dedi. O an tek isteğim ranzaya yatıp uyumaktı. Çocuğu bir an önce başımdan savmak için “Olur olur.” diyip içeri girdim. Elime tutuşturduğu kataloga bakmamıştım bile. Şöyle bir baktım da gayet güzel bir otel. Dış mekan fotoğrafında otelden mutlu mutlu ayrılıp el sallayan yaşlı insanlar var. Odaların fotoğrafı gayet ferah, geniş, konforlu gözüküyor. Fiyatı da şu ana kadar kaldığım her otelden daha ucuz. 100 rupi (2$). Katalogda bizi kazıklamayı kesinlikle istemediklerini, otelcilik işini gönülden yaptıklarını anlatıyorlar. Yalnız yazı imla hatalarıyla dolu. Böyle güzel bir otelin katalogunun böyle özensiz olması garip geliyordu ki karşı ranzamdaki Hollandalı adam beni uyarıyor. Otelin tepesindeki tabelaya biraz dikkatli bakınca photoshop olduğu anlaşılıyor. Epey de kötü bir photoshop. Muhtemelen internetten toplanmış fotoğraflarla yapılmış. Katalogu kenara koyup yatıyorum. Benim kafam uyumaya çalışırken edebi cümleler kurar. “Trenim son hızla Jaisalmer’e gidiyordu. Oysa o çocuğun abisine attığı mesaj kadar hızlı olmamız mümkün değil.” ayarında bir cümle geçti. Sonra uyumuşum.

Gürültüyle bir hengamenin içine uyandım. Tren istasyonu pazar yeri gibi. Toutlar, tuttukları turisti arabaya, rikşaya ne bulurlarsa ona bindirip otele götürmeye çalışıyorlar. Trenden dışarı ilk adımımı atarken koluma Jodhpur’da otel katalogunu veren çocuk yapıştı. “Yok gelmeyeceğim, vallahi gelmem, hayatta gelmem. Hem sen burada olmayacaktın. Abin nerede?” diye diye zor da olsa çocuğu atlattım. İstasyonda kolumdan zorla çekenler, “Şuradaki kız seni çağırıyor.” diyip arabasına bindirmeye çalışanlar… Uyku mahmurluğuyla o keşmekeşin içine dalmak travmatikti… Jodhpur’da çocuğun bana uzattığı sahte katalogun aynısından burada bir kişi daha uzatıyor. Yalnızca tepedeki otel ismi ve otelin dış fotoğrafındaki katalog isimleri farklı. Üzerimdeki mahmurlukla saçma bir şey yapmayayım diye köşeye siniyorum. Bu adamlardan neden zebellah gibi kaçtığımı merak edebilirsiniz. Eninde sonunda ben de bunlardan birinin götürmeye çalıştığı otele kendim gideceğim. Toutlara her bulaştığımda epey fena kazıklandım. Hindistan’da ilk öğrendiğim şey bu adamlardan uzak kalmam gerektiği oldu. Hem otelimi daha gelmeden önce internetten seçmiştim. Yerini de bulabilirmişim gibi geliyor. Neyse ben bir köşede kendi kendime beklerken turist kapanlar turistiyle gitti, kapamayanlar eli boş döndü ve ortalık yatıştı. Cehennem gibi istasyon on beş dakika içinde bomboş kaldı. Saat sabahın beş buçuğu ben çantamla istasyondan çıktım ve karşıda açık gördüğüm lokantaya gidip yiyecek bir şeyler sipariş ettim.

Hindistan’ın yemeklerdeki acı problemi herkesin malumu. Bir Hataylı olarak taddaki acı bana çok koymuyor da midemle ilgili problemlerim var. Buranın acısı özellikle sabahları gastritimi fena azdırabiliyor. Acı olmadığını bildiğim samosa böreklerinden üç tane sipariş ediyorum. Pişmesini beklerken saat altıyı buluyor. Bir bardak ananas suyuyla hüpletip yola çıkıyorum. Önce Gadisar Gölü’nü, sonra göl kenarındaki Gadisar Kapısı’nı sonra da Mystic Jaisalmer yazan oteli bulup içeri giriyorum. Kapıdan girince karşınızda kalan duvara koca harflerle “This being human is a guesthouse.” diye başlayan bir metin var. Altında da imza olarak Rumi… Otel sahibi Ashraf Ali’yle muhabbete başladık. Türkiye’den geldiğimi öğrenince inanılmaz seviniyor. İran üzerinden geldiğimi öğrenince bir kez daha seviniyor. Ben fiyat sormak, oda görmek falan isterken beni konuşturmuyor. Mevlana’dan, Nasreddin Hoca’dan, Şems’ten, Hafız’dan bahsediyor. “Tamam diyorum. Bana bir oda göster, biraz uyuyayım, akşam yemeğinde doya doya muhabbet edelim.” Dediğim gibi ben uyandıktan sonra muhabbete başlıyoruz. Otelin girişinde yazan Mevlana alıntısını görmüştüm ama bir kez de o gösteriyor. Gece geç oluyor. “Ben damda yatsam olur mu?” diyorum. Kabul ediyor. Damın fiyatını soruyorum “Sana bedava.” diyor. Uyku tulumumu alıp dama çıkıyorum.

Jaisalmer’de pek çok evin damı salonu gibi… Kahvaltı damda, akşam yemeği damda, yemekten sonra kerahat vakti damda geçiyor. Benim karşı damımda Sikh bir aile var. Çocuklarını bile damda yıkıyorlar. Bu arada Ashraf’e odada değil sürekli burada yatmak istediğimi söylüyorum. Hemen yanımda da bir baz istasyonu var. Baz istasyonu kargaların kamusal alanı. Sabah güneş doğmadan az evvel yanımda gaklayarak beni uyandırıyorlar. Güneşin doğuşunu izleyip, başka bir saatte asla sessiz bulamayacağım sokağın sessiz haline bakıp geri yatıyorum. Kargalardan bir tanesinin resmen dağınık saçları var. Her sabah aynı yere konuyor. Her sabah beni onun uyandırdığına inandırdım kendimi. Emin olamıyor tabii insan. Öbür kargalardan biri uyandırıyor da olabilir ama ben kendimi en çok dağınık saçlıya yakın hissettim…

Şehir merkezindeki birkaç turistik noktayı şöyle bir gezdikten sonra deve safarisi bakmaya başladım. Sizi ciple alıyorlar. Yol boyunca turistik 5-6 noktada gezdirip son durak olarak Sam Sand Dunes denen çöle götürüyorlar. Çölde konaklayabilir ya da gece dönebilirsiniz. Yalnız bu safariyle ilgili biraz problemlerim var. Aşık olduğumu söylediğim çölün ve develerin turist mezesi olması biraz canımı sıkıyor. Bir yandan da görmek için delirdiğim şeyler var. Sömürülmelerine göz yummakla görememek arasında gidip geliyorum. Kafamda gelgitlerle meydanda gezinirken bir tabela gözüme çarpıyor: “Desert Bikes For Rent”. Hemen dükkâna dalıp fiyat öğreniyorum. Tek bir problem var. Ömrümde hiç motosiklet kullanmadım.

Kafamda planı kuruyorum. Motoru kiralayacağım dükkânda adamların dikkatini çekmeyecek kadar bilsem yolda zaten öğrenirim. Tüm gün boyunca sokakta motor kullananları izliyorum. Neyse ki bolca var. İlk çalıştırma anını, gaz vermeyi, kalkışı bayağı bir gözlemliyorum. Bu arada karnım acıkıyor ve kafe gibi gözüken bir yere doğru yürüyorum. Önünde durduğum dükkânın ne olduğu dışarıdan ne olduğu tam olarak anlaşılmıyor. Ben öylece bakarken bir motor önümde durup

-Aradığın dükkân burası değil. diyor.

-Ben ne arıyorum ki?

-Güven bana. Daha üç ay önce açıldılar ve ondan fazla şikayet var.

-Ne şikayeti kardeş ne satıyorlar?

-Kurabiye.

-Kurabiye mi?

-İçmek için. (Drink değil smoke.)

-Heaaaa. Tamam da yok ben içmeyeceğim de senin motorla biraz gezsek bir tur atsam olur mu?

Teklifim kabul edilmiyor ve ayrılıyoruz.

Birkaç saat daha motorcu izleyip motor kiralama dükkânına gidiyorum. Hindistan’da satıcılara karşı ciddi güvensizlik var. Haksız bir güvensizlik değil. Epey kazıklıyorlar. Satıcılar da bir deftere memnun müşterilerden kendi dillerinde memnuniyetlerini dile getirmelerini istiyorlar. Bu iş bizim de işimize yarıyor. Kendi dilinde yazı yazan eski müşteri, yalnızca memnuniyetini değil uyarılar da yazıyor. Motorcu adam defterdeki tek Türkçe yazıyı bulup gösteriyor. Erdem diye biri 2006’da yazmış. “İlk bakışta puştluk yapacakmış gibi gözüküyor ama güvenilir bir adam. Yalnız geceleri motoru bana bırak derse bırakmayın benzin çalabilir.” yazmış.

Yarım saatliğine motor kiralıyorum. Çalıştırma anını tekrar tekrar izledim. Bence becerebilirim. On yaşında bir Honda seçiyorum. Yenileri de var ama fiyatı kiraladığımın bir buçuk katı. Çok para bayılmanın lüzumu yok. Sağ taraftaki pedala sertçe basıp aynı anda sağ taraftaki kolu çevireceğim. Deniyorum olmuyor. Adam da motorun kötü olduğunu düşünmemden korkup o çalıştırıp bana veriyor.

Şehir merkezinde gezmeye başlıyorum. Daracık sokaklar, karşıma çıkan inekler, ters yönden gelen rikşalar… Trafikte korna çalan herkese anavrat küfreden ben elimi kornadan çekemiyorum bile. Yarım saat içinde 5-6 kez motoru istop ettirip yol ortasında kalakaldım. Her seferinde de çaresizliğimi gören birileri gelip yardım etti. Her yardımda bir şeyler kaptım. Yarım saatin sonunda motoru teslim ettiğimde “Yarın 24 saatliğine kiralıyorum.” Diyecek özgüvene sahiptim. Kafamda tüm gün aynı şarkı dönüyordu. “I’ve been through the desert on a horse with no name. ‘Cause in the desert you can’t remember your name.”** Ben de yarın on yaşındaki adsız atımı alıp çöle doğru süreceğim.

Geç saate kadar şehir merkezinde mala mal gezip vakit geçiriyorum. Tam meydandan otele dönmeye niyetlenmişken sabah konuştuğum motorlu tekrar önüme kırıyor. “İşte aradığın dükkân burasıydı.” diye bir yer gösteriyor. Adı Lassi Shop***. Küçücük bir dükkân. Mekanın önünde yaşadığım dört dakikalık kararsızlıktan sonra içeri dalıyorum. Bir adam gelip önüme bir fotoğraf albümü koyuyor. Hikaye aslında şöyleymiş: Bizim Sultanahmet’teki Puding Shop gibi Jaisalmer’de de hippilerin uğrak yeri olan Boungh Place diye bir yer var. Hindistan hükümeti alternatif tıbbı tanıyor. Burası da alternatif tıp merkezi adı altında marihuanalı kurabiye, marihuanalı lassi ve marihuana satıyor. 60’lardan beri açık olan dükkânın ismini nasıl oluyorsa üç sene önce başka birileri satın alıp Boungh Place ismiyle kendilerine bir yer açıyorlar. Adamın bana verdiği fotoğraf albümünde albümde mekanın eski fotoğrafları ve 60’lardan beri gelenlerin yazdığı mektuplar vardı. Benim içinde olduğum dükkân da adını Lassi Shop yapıp tekrar tutunmaya çalışıyor. Bir menü uzatıp “Özel olanından istersen fiyatı ikiyle çarpılıyor.” diyor. Bir bardak tuzlu özel lassi söyleyip kafama dikiyorum. İkinciyi istiyorum ama vermiyorlar. “Acele etme bir saat sonra çarpar.” diyor ama 2-3 saat sonunda şöyle hafifçe bir çarptı. Bu arada otele çok hoş iki tane Alman kız gelmiş. Çay içip muhabbet etmeye damıma çağırıyorum.

Kızlar Daarjelling’e gideceklermiş. İkisi, otelin deve safaricisi Cicey (Okunuşu Cicey, yazılışı nasıl bilmiyorum.), Ashraf ve ben uzun uzun muhabbet ediyoruz. Kızlar her yaz geldikleri Alanya’yı anlatıyor, ben İran’ı anlatıyorum, Ashraf Tac Mahal’in arka bahçesinin ön taraftan çok daha güzel olduğunu anlatıyor… Bir ara herkes Cicey’e dönüyor. Anlatırken sıra gözetmiyorduk tabiî ki ama bir an herkes sıranın Cicey’e geldiğini hissedip ona dönüyor. “Çöl benim Türkiye’m.” diyor Cicey. “Çöl benim Almanya’m, Danimarka’m, Daarjerlling’im her şeyim. İnsanlar geliyorlar, onları çölde gezdiriyorum. Geceleyin yıldızları izleyip bana geldikleri yeri anlatıyorlar. İsrail’den geldim, İtalya’dan geldim, İngiltere’den geldim deyip ülkelerini anlatıyor. Kimisi ülkesinden söz etmiyor gezdiği yerleri anlatıyor. Dünyanın bütün ülkelerini çölde dinlemişimdir. Çöl benim dünyam.” Rajhastan’ın dışına ömründe bir kez çıkmış. Delhi’ye gidip iki gün kalıp geri dönmüş. Sonra Cicey bize “çöl kahvesi” denen kahveden yapıyor. Kahvenin içine baharatlar, biberler ne bulursa katıyor. “Çölde soğan katanı bile bulursun.” diyor. Baharatlı kahve nasıldı? Güzel diyemem, kötü de diyemem. Ölmeden denenmesi gereken, denenmese hiçbir şey kaybedilmeyecek, denense de bir daha asla içilmeyecek yüzlerce şeyden bir tanesi gibiydi.

Sabah yine kargamla güneşten evvel uyanıp kendime yolluk yaptırıyorum. Geceden teslim aldığım motora atlayıp yola çıkıyorum. Motorcudan bir çöl yolu haritası almıştım. Ashraf de geceleyin harita üzerinde bana bir rota çizip gitmem gereken yerleri işaretledi. Tulumumu ve yolluğumu motorun arkasına bağlayıp sabahın ilk ışığıyla yola çıkıyorum. Şehrin hafifçe dışına çıkınca boş yolda yaldır yaldır gidiyorum. Motorum son gazla 80 km hız yapabiliyor. Amar Sagar denen yarısı göle batmış mükemmel bir köy kenarında kahvaltımı yapıyorum. Çapatiye**** sarılmış muzumu yiyip gölü izliyorum. Tekrar yola çıktığımda köylü kadınlar uzaktan bana bağırıyor. Yanlarında durduğum anda onlarcası uzaktan koşup yanıma geliyor. Hepsi etrafımı sarıp CHOCOLATE CHOCOLATE diye bağırıyorlar. Elimdekileri veriyorum, hepsi kapışıyorlar. Sonra biri motorun kenarına bağlı yolluk poşetini koparıp kaçıyor. Bir anda yemeksiz kaldım. Biraz ilerde de çikolata isteyen çocuklar karşıma çıkınca “Ellerim bak boş kaldı.” hareketi yapıyorum.

Yola devam ederken develer hakkındaki politikamın ne kadar doğru olduğunu kendime doğruladım. Bir ovaya saldıkları develer kaçamasın diye iki ön ayağını birbirine bağlamışlar. Hayvanlar adım atabiliyorlar ama küçücük adımlar atabiliyorlar. Böylece hayvanın ovada gezmesine izin verip uzaklaşmasını engellemiş oluyorlar. Ayakların arasındaki ipi çakımla kesmeyi düşündüm ama ben ayaklarına eğilmişken korkarlar, üzerime basarlar diye korkup vazgeçtim. Motorumu 6-7 denemede zar zor çalıştırıp yola devam ediyorum. Yanımdan geçerken adres sorduğum bir adamla yan yana yola alıp bağıra bağıra muhabbet ediyoruz. —–NERELİSİİİN?

-TÖRKİİ!

-TOKYO MUU?

-YOK YOK TURKİİİ! (Aynı yanlış anlaşılmayı on kere yaşamışımdır. Törki diyince anlamıyorlar Turkii demek gerekiyor.)

Biz yan yana giderken bir muson bastırıyor. Motorla giderken yağan yağmur insanın göğsüne göğsüne vurup epey acıtıyor. “Gel benim köye sığınalım.” diyor ve onun köyüne sapıyoruz. Köy bildiğimiz Afrika kabilelerinin yaşam alanı gibi. Samandan yapılmış evler tek oda boyutundalar. Çocuklar etrafımı sarıp beni izliyorlar. Afrika’da kabile ziyaret eden Levi Strauss gibi hissediyorum. Bu arada köye rikşasıyla bir adam geliyor. Köy yaklaşık 10 haneden oluşuyor. Biri beni davet eden adam, rikşayla gelen de yan komşusuymuş. Komşu Müslüman’mış. Benim Müslüman olduğuma inanmıyor. Bildiğim duaları okuyorum, imanın şartlarını sayıyorum. “İstersen akşam gel senin için tavuk öldürelim.”***** diyor. “Yok ben şehre döneyim eyvallah.” diyip motora biniyorum. Üç denememde de motoru çalıştıramıyorum. Çocuklar etrafımı sarıp suratıma karşı kahkaha atıyorlar. Beni çöle getiren adam gelip ilk denemede motorumu çalıştırıyor. Çocuklar daha fena gülüyorlar. İlk gazı verirken motoru istop ettiriyorum ve tekrar çalıştıramıyorum. Adam tekrar gelip benim için çalıştırıyor. Çocuklar etrafımda deli gibi gülüyorlar. Köy Halkı: 2 Yabancı: 0

Güneş eğilmeye başlayınca daha fazla vakit geçirmeden çöle gidiyorum. Varır varmaz safari yapmama kararımı bir kez daha doğrulayıp kendimi takdir ediyorum. Manzara gerçekten iç acıtıcı. Çöl pislik içinde, develer çöplerin arasında müşteri bekliyor. Safari satıcıları etrafımı sarıyor. Ben mutsuz mutsuz çölün içine yürüyorum. Çölde poşetle dolaşan çocuklar içecek satıyorlar. “This like… You want a beer?” diyor. Bir bira alıp kuma oturuyorum. Mutsuz mutsuz çölü izleyip biramı içiyorum. Romanlar “You want gypsy dance?” diye dolaşıyorlar. Hindistan Romanlarının müzikleri, turist çığlıkları, rüzgar uğultusu arasında biramı içiyorum. Seyahatin ilk anından beri beklediğim anın tam içindeyim ama mutsuzluktan ölmek üzereyim… Tabii mutsuzluğumun tek sebebi çölün durumu değil. Sanırım tek başıma gezdiğim için düşünmeye çok zamanım oluyor. Arkadaşlarımdan ayrıldığımdan beri düşünüp düşünüp mutsuz oluyordum ama şu anda tepe noktasındayım. Aynı çocuk bir tur atıp yanıma geri geliyor. “This like… One more beer?” diyor. İkinciyi de içip, A Horse With No Name’i mırıldanıyorum. Şişelerimi ve mutsuzluğumu alıp motoru park ettiğim yere gidiyorum. Üç tane çocuk etrafımı sarıyor. 10 rupi karşılığında bir şey satmak istiyorlar. Ne olduğunu soruyorum eliyle “Nasıl koyduk ama!” der gibi bir hareket yapıyor. 10 rupiye iki paket prezervatif satıyorlar. Devletin bedavaya verdiği prezervatiflerden… Hindistan halkın nüfusunu arttırmaması için epey uğraşıyor. Indira Gandhi döneminde “Vazektomi Yaptır, Transistörlü Radyoyu Götür” kampanyası yapılmış. YouTube’a “India Condom Advertisement” yazarsanız prezervatif kullanımını arttırmak için yapılmış müthiş videoyu da izleyebilirsiniz.

Hava tamamen karardı. Motora atlayıp şehre geri dönüyorum. Gece yolculuk yapmak ayrıca korkutucu. Motorumu tekrar çalıştıramamaktan korkuyorum, benzimin bitmesinden korkuyorum. Motorumu adama içindeki benzinle teslim edeceğim için tam yetecek kadar aldım. Yol üzerinde tek bir benzinci yok. Yoluma bir tane otostopçu çıkıyor ama motoru durdurursam tekrar çalıştıramam korkusuyla onu da almadım. Korku içinde geçen bir yolculuk sonunda şehre varıyorum. Şehre girer girmez motoru kiraladığım adamla karşılaştım. Motoru oracıkta teslim ettim. Yol boyunca yaşadığım korkuları sırtımdan atmanın keyfiyle bir ananas suyu alıp adamla muhabbet ediyorum. Muhabbetten sonra adam dükkânına götürmek üzere motora atladı ama çalıştıramadı. Bozulması korkum yersiz değilmiş ama ben az önce teslimimi yaptım. Olay üzerime kalmadı. Bozulma ihtimalini ya da motorun üzerindeki bir hasarı üzerime atmaları ihtimaline karşı pasaportum yerine akbilimi rehin vermiştim. Olay çıkarsa akbilimi bırakır giderdim.

Motoru teslim edip otele dönerken Lassi Shop’un önünden geçtim. Çalışan adamın selamını alıp içtiğim lassinin pek bir şey yapmadığını söyledim. “Ayıp ettin gel bu sefer bizden olsun. Öncekinden daha sert yapayım.” dedi. Bayağı yorgunum. Yarına söz verip otele gidip kendimi damıma atıyorum.

Sabah yine karga, güneş, sonra karşı komşularla damdan dama çay keyfi derken öğlen ediyorum. Gezilecek yerler gezildi, göle bir kez daha uğrayıp lassicime gidiyorum. Dükkânda başkası bekliyor. Meseleyi anlatıyorum. “Dün senin arkadaşın bana özel lassi ısmarlayacağına söz vermişti.” diyorum “İyi hadi gel yapayım bir tane.” diyor. “Ha bir de geçen sefer pek etkilemedi diye bu sefer extra koyacaktı.” Tuzlu bir lassi geliyor. “İyi kafa yapsın istiyorsan bir kerede dik.” diyor. Fondipleyip kendimi sokağa atıyorum. İki saat sonra kendimi bir kafede oturmuş hayatımdaki problemleri kazıyıp ne kadar pislik, ne kadar korkak olduğumu falan düşünürken buldum. Saatlerce oturmuş kendime saldırmış da saldırmış bana mısın dememişim. Akşamüstü kafeden kalktıktan sonra yüzlerce sarıklı adamı bir parkta bekleşirken gördüm. Sarıklı derken köylülerin taktığı, rengârenk, bedevi stili sarıklar. Protesto hazırlığı olduğu belli. Ellerinde Hinduca pankartlar var. Bir dayı kürsüye çıkıp konuşuyor, herkes alkışlıyor ve yürümeye başlıyoruz. Yolda birisi meseleyi anlatıyor. Şehrin dışındaki çöle dikilen rüzgâr panellerini protesto ediyorlarmış. Ashraf bahsetmişti o panellerden. Özel mülkiyetmiş, adam elektriği kendi şirketi için kullanıyormuş. O da sevmeyerek bahsetmişti zaten. İngilizce bir pankart görüyorum. “Bitki Ve Hayvan Alemini Rahat Bırakın! Ulusal Çöl Kuşu Godovan’ı Koruyun!” Konuştuğum adam turizmden bahsetti ama meseleyi anlayamadım. Turizm çöle zarar verdiği için çöl turizmi mi istemiyorlar yoksa panellerin olduğu bölgede turizm yapılamıyor diye mi protesto ediyorlar çözemedim. İçtiğim lassinin kafası hâlâ benimle, renkli sarıkların arasında yürürken bakıyorum otelin önünden geçiyoruz. Ahaliden ayrılıp otele gidiyorum. Ertesi akşam Bikaner treniyle ayrılmayı düşünüyordum ama şehirde yapacak daha fazla bir şey yokmuş gibi geliyor. Bir haftaya yakındır buradayım. Sokakta gören esnafın “Jaisalmer’e mi yerleştin?” sorusuna bile maruz kaldım. Çok kaldığımdan değil de ortalıkta gezmeyi çok sevdiğimden bence. Yüzümü çabuk eskittim.

Çantamı topluyorum. Son olarak dama çıkıp matımı ve uyku tulumumu topluyorum. Damımdan karşı komşularımın akşamüstü çay keyfine bakıyorum, baz istasyonundan atlayıp teker teker karşıdaki ağaca süzülen kargaları izliyorum, samimiyetimin el göte parmak kıvamına geldiği çalışanlarla vedalaşıyorum. Vedalarla ilgili canımı sıkan bir şey var. “Tekrar gel”ler, “Sık sık konuşuruz”lar, “Ben de memleketime seni beklerim”ler o kadar hızlı yalan oluyorlar ki insan kendi vefasızlığına şaşırıyor. Her yolculuktan sonra iletişimde kaldığım birileri muhtemelen oluyor ama her seferinde inanarak söylediğim bu cümleler ertesi gün bütün anlamlarını yitiriyorlar. Bu cümleyi her gezimde on beş kişiye söylüyorumdur. Sonunda bir kişi ya kalıyor ya kalmıyor. Bence literatüre “Gezgin vefasızlığı” gibi bir terim düşülmeli. Neyse kankalarım hava kararınca beni istasyona bırakıyorlar, Bikaner trenine atlayıp Jaisalmer’i tüketmiş olmanın hazzıyla yola çıkıyorum.

*Tout: Turist avcılarına turistlerce verilen isim.

**America – A Horse With No Name

***Lassi: Hindistan’ın boza kıvamındaki ayranı. Tuzlu, şekerli, muzlu, ananaslı, mangolu, çikolatalı çeşitleri her yerde var. Ayrıca kimi bölgelerin değişik meyvelerle yapılmış yerel lassileri de mevcut.

****Çapati: Yassı bir ekmek. Lavaşın 4-5 kat kalıncası.

*****Cümlenin orjinali: “We can kill chicken for you.”

Reklamlar
Etiketler , , , , , , , , , , ,

Jaisalmer’deki Flörtüm ve Otostopçunun Galaksi Rehberi

Otostopçunun Galaksi Rehberini okudukça otostopçunun hayatındaki havlunun önemine dair daha fazla şey öğreniyorum. Havlu, günlük havlu bakımının yapılmasını gerektirecek kadar önemli bir malzemedir otostopçunun hayatında. Ben havlumu, çantama daha fazla sari sokabilmek için sokakta bir yere bırakmıştım. Havlum kırmızı renkliydi, üzerinde bir F1 arabası işlemesi vardı ve gerçekten çirkindi. Çirkinliği umrumda değildi, onunla kurulanabiliyordum. Kitapta söylenen onlarca işlemi yapmıyordum ama kurulanmak da yeterince gerekli bir işlemdi. Sonra bir süre kurulanmadan idare edebileceğime, duştan çıktıktan sonra kendimi kurumaya bırakabileceğime kanaat getirdim. Bu sayede çantama bir tane daha sari sıkıştırabilirdim. Yaklaşık yarım metrekarelik havlum 6 metrekarelik sariyle eşit hacimde yer kaplıyordu sonuçta. Sonunda büyük bir özveride bulunup havlumu sokakta bir yere bıraktım. Çöpe atmak istemedim çünkü ona ihtiyacı olan birinin ya da ihtiyacı olana kadar saklayacak birinin o havluyu alacağından emindim. Orası Hindistan’dı sokağa bırakılan her şey insanlar, inekler ya da domuzlar tarafından değerlendirilirdi. Bu yüzden olsa gerek belediyeler sokaklara çöp kutuları koymak zahmetine girmiyorlardı. Ben havlumu Jaisalmer’de damda yattığım otelin hemen karşısına bırakmıştım. Bıraktığım yer daha önce bir yazımda bahsettiğim ilk çapkınlığımı yaptığım kızın evinin önüydü. Şimdi kafamda ihtimaller denizi çalkalanıyor. Deniz tuzlu değil ama yine de köpürüyor. Acaba? diyorum Acaba kız bu kitabı okumuş olabilir mi? Okumuş olmasa da havlunun bir gezginin hayatındaki yerini tahmin ediyor olabilir mi? Belki havlumu evlerinin önüne bırakmış olmam “Seyahatim tam olarak burada sona eriyor.” anlamına gelmiş olabilir mi? “Arayışıma son verdim, havlumu sana bırakıyorum çünkü ona daha fazla ihtiyacım olmayacak. Daha fazla gezmeyeceğim çünkü ben aradığımı buldum.” Nişan yüzüğü gibi ya da evlerinin tepesindeki çömleği vurmak gibi. Yalnızca bunun gezgin versiyonu. Acaba diyorum Jaisalmer’deki o kızla sözlenmiş olabilir miyim?

Etiketler , , , , , , , ,

Ben motorsikletle yol alirken bir muson bastırdı. Burası musondan sığındığım köy.

Motorum yadigâr ve yol üzerindeki bir Jein tapınağı.

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu fotoğraftan kısa bir sure sonra Boğaç’la ayrıldık. Son çayımı içiyorum, o da beni bekliyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Muson, kum fırtınası, rüzgar derken neyden korunacağımı şaşırıp Vecihi’ye dönmüş halim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çölde muhabbet ettiğim çocuklar. Bana 10 rupi karşılığında iki paket devletin doğum kontrolü için dağıttığı prezervatiflerden sattılar.

Etiketler , , , , , , , , , ,

Hindistan’da Ilk Capkinlik Hikayem

Jaisalmer sehrinde, 3 gecedir La Mystica otelinin daminda uyuyorum. Nasil huzurlu nasil keyifli. Dibimdeki tapinak cani sikildikca muzik caliyor, tepede yildizlar, ruzgar Pakistan’dan geldigi icin sivrisinek yok. Yanimda koca bir baz istasyonu, sabahlari kargalar konup beni gunesten once uyandiriyorlar.
Siraz’da dayi bana fal bakarken sabah ezaniyla gun dogumu arasinda uyanik kal demisti. Iste bu kargalar beni tam o sirada uyandiriyor, bazen geri uyuyorum, bazen mal mal oturuyorum. Hayat damda guzel iste. Hatta bu sabah cok garip bir karga uyandirdi beni. Uyandim, baz istasyonunun tepesinde karga tek basina duruyordu. Bir cocugun sacini sertce oksarsin da cocugun sacinin yarisi havada kalir ya, karganin tepedeki saclari oyleydi. Bir kismi biraz havada… Neyse iste o karga beni uyandirdi, ben geri uyudum. Anlatacağım şey bu değildi.
Jaisalmer’de hayat damlarda yasaniyor. Tam karsimda sikh bir aile var. Onlar da topluca damda takiliyorlar. Ben kendi damimda takiliyordum, karsi damin sahibi ailenin kizi bana el salladi. E tursitim normal herkes el sallar, ben de geri el salladim. Kiz boyle bir garip oldu, elini koyacak yer bulamadi. Ben cay iciyordum, o da su iciyordu. Bardagini kenara koyarken dusurdu, bana bakti utandi kafasini cevirdi falan. Oyle damdan dama flortlestik, sonra utanip gitti.
Iste bir aydir suren gezimin tek capkinlik hikayesi…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , ,

This Like

 

Hindistan’a geldigim gunden beri uc sey sayikliyorum: Ganesh, col ve deve. Geldigimden beri kendimi bir an once col sehri olan Jaisalmer sehrine atmaya calisiyordum ki bir an once deveme atlayip colu arsinlayayim.
Bu gun Jaisalmer sehrinde 4. gunum ve yedigim boklari biraz anlatayim.
1. gun: Mutluyum, Jaisalmer’deyim fakat bu deve meselesi tam icime oturmus degil. Develere bayildigim icin deveye binecegim. Ben bindigim icin bu develer turistik malzeme olmaya devam edecekler. Develeri sevdigim icin iskence gormelerine on ayak olacagim.
Geldigim gunden beri cole gitmek istedigim icin icimde kipir kipir eden bu sesleri gozardi etmeye calisiyordum. Deve safarisi yaklasik 2000 rupi (50$) degerinde. Bir gun geziyorsun, colde aksam yemegi yiyip yatiyorsun, sonra sehre geri getiriliyorsun. Sehre yaklasik 40 km uzakliktaki cole ciple gidip ciple donuyorsun. Ne yapsam ne yapsam derken cozumu tam onumde gordum. Desert Bikes For Rent!
Tek problem vardi. Hayatimda hic motor kullanmamistim. Yalniz okulda Yasemin bir kere onune oturtmustu. Babasinin kucaginda direksiyonu tutan cocuklar gibi kullanmistim. Lakin kararliydim. Hem cole giden bombos yol, motorsiklette deneyim kazanmak icin cok uygundu.
Bir kenara oturup butun gun motor kullananlari izledim. Calistirmayi, goturmeyi, vites degistirmeyi ogrendim. Sonra motorcuya gidip yarim saatligine kiralamak istedigimi soyledim. Kiraladiktan sonra yarim saat boyunca hicbir sey ogrenemedigimi farkettim. Yalniz her yolda kaldigimda birisi yardim ediyordu ve her seferinde bir sey ogreniyordum. Neyse yarim saatin sonunda motoru teslim ettigimde duz gitmeyi ogrenmistim.
2. gun gidip 24 saatligine kiraladim. Sabah 6’da yola cikip ertesi sabah 6’da getirmekti planim. Ucuz olsun diye 6-7 yaslarinda bir Honda kiraladim. Col yolu boyunca butun turistik noktalari gosteren bir harita verdiler. 4,5 litre benzin alip yaldir yaldir yol aldim. Koy koy, tapinak tapinak geze geze cole kadar gittim. Aksam gunesin batisini colde izleyemedim cunku fena Muson bulutlari vardi. Zaten yolda atistirip duruyordu, yagsaydi durumum vahimdi.
Col yolu boyunca yuzlerce insanla tanistim. Bir yagmurda bir koye sigindim. Kundhova koyunde bana cay ikram ettiler, yanima aldigim biskuvitleri cocuklarla paylastim falan… Hepsi garip garip beni izliyorlardi. Afrika’da bir kabileye giden Levi Strauss ya da National Geographic ekibi gibi hissetmeye basliyordum ki yagmur durdu ben kactim.
Colde durum dusundugum gibi vahimdi. Her yer pislik icinde, cocuklar colun ortasina kadar posetle bira getirip turistlere bira satiyorlar. Develerin sefaletine, colun pisligine, kucuk kizlarin gelip dilenmesine ya da para karşılığı turistlere dansetmesine o kadar uzuldum ki cocuklardan bir bira alip ictim. Birayi satan cocugun adi Sadid’di. Hani Snoop Dogg’un bir sarkisi var. “This n like, that like this i like” gibi devam ediyor. (Aydin yardim et.) Sadid oyle konusuyor.
-This aaa like want beer?
-How much?
-This like desert price.
-How much?
-This like 150 only for you. (Bakkalda 70)
-100
-This likeee no possible. (Pazarlik devam etti 100’e aldim.)
-What’s your name?
-This like my name is Sadid
-Muslim?
-Ye ye
-Me too
-This like really?
-Yes
-But this like you drink beer?
-And you sell beer.
-But this like its bad. You want chips?

Neyse Sadid gitti, ben huzunlu huzunlu cole baktim. Turistler deve sirtinda bagira bagira yol aliyorlardi. 10 yasinda kizlar “Gypsy dance” diye dansedip turistlerden para aliyorlardi. Biram bitti, Jaisalmer’e geri dondum. Motoru teslim ettim. Yaklasik 200 km yol alip motor kullanmayi ogrendim. Dusundugum kadar zor degilmis. Yalniz motor biraz eski oldugu icin ilk anda calistirmak zor oluyordu. En buyuk korkum gece col yolunda mahsur kalmakti. Bu yuzden gece hic durmadan yol aldim. Bir otostopcu vardi. Dursaydim motoru tekrar calistiramamaktan korktugum icin almadim. Yoksa bir de otostopcu anim olurdu.
Sonra şehre vardım, motorcu uzaktan beni görüp el salladı. Dükkanı çoktan kapatmıştı, sokakta takılırken gördüm. Herifin önünde durdum. “Al hadi şimdi vermiş olayım.” dedim ve teslim ettikten hemen sonra adam motoru çalıştıramadı. Motorun bozulup ciddi bir paranın girmesini bekliyordum. Bu yüzden de bahane uydurup pasaportumu değil akbilimi vermiştim. “Ooo bu kimlik çok önemli abi. Bu olmadan okula almazlar beni.” falan diyip ikna etmiştim herifi. Neyse sonunda benim değil onun elinde bozuldu. Ben de bozuk motoru adama verip mutlu mutlu otelime yürüdüm.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Col Kafasi – II

 

Ozcan Yurdalan’in kitaplarinda gezi yazilarinin arasinda “Bir Yolcu Gordum” diye baslayan bolumler var. Muhtemelen kurgu olan diyaloglarla seyahat kafasini, beklentileri, yasananlari farkli bir sekilde anlatir kendisi. Hatta bu yazilar toplanip bir kitap basilmis ve Siraz’da karsilastigimizda bize bir kopyasini hediye etti. Iste Jaisalmer’de bir gece sohbeti gecirdim ki o kitaba yazilacak cinstendi…
Jaisalmer’de La Mystiqua Hotel’de damda oturuyorduk. Elektrikler kesikti, bu yuzden gozalabildigine yildiz altindaydik. 4 kisiydik, iki Alman kiz, ben ve kizlarin col safarisi rehberi Sayid.
Hos geldin, bes gittin, kac gundur Hindistan’dasin, nereleri gordun? Klasik muhabbetimiz devam ediyordu. Kizlar 3 kere Alanya’ya gelmisler. Ben de gecen sene gitmistim. Konustuk durmadan. Alanya’dan Hindistan’dan. Almanya’dan Istanbul’dan… Ben Iran’i anlattim, kizlar Daarjelling’i anlattilar…
Sonra sira bir sekilde Sayid’e geldi. Sayid: “Col benim Turkiyem.” dedi. “Col benim Hindistanim, Almanyam, Iranim her seyim. Insanlar geliyorlar, onlari colde gezdiriyorum, Avusturya’dan geldim, Isvec’ten geldim, Israil’den geldim diyorlar. Oralarin hicbirini gormedim ama hepsini colde dinledim.” E diyorum Rajhastan’in disina cikmadin mi? Bir kere Delhi’ye gittim diyor. Goa’ya git, Daarjelling’e git, Armritsar’a git. Hindistan’in heryeri baska bir dunya diyorum. Omuz silkiyor. Colu seviyorum, ben col insaniyim diyor.
Eyvallah diyorum.

Etiketler , , , , , , , , , , , ,

4 Parca

 

Bogac’la Mount Abu’dan inip Jaisalmer’e gitmeyi planliyorduk ama olmadi. Otobus yokmus. Iyi dedik, aradaki Jodhpur sehri de guzel. Jodhpur’a bir bilet aldik. Otele para vermek istemedigimiz icin couchsurfing (CS) baktik ve Jodhpur’da ilk CS deneyimimizi yasadik.
Ram adinda bir arkadas. Karisi ve iki cocuguyla yasiyor. CS ile ilgili kafamdaki ilk kurali yikip bir hata yaptim. Tur rehberi bir adamin evinde kaldim. Tum gun ve tum gece boyunca adam bize bir seyler satmaya, turlar ayarlamaya calisti. Yorgunuz dedik, aciz dedik, susuzuz dedik dinlemedi. Ordan girdi, burdan cikti rahat birakmadi. Yahu diyoruz burada sadece gece kalacagiz, yarin gidecegiz yok… Aç ve susuz olarak tam 4 saat Ram’in karşısında oturup tekliflerini savuşturduk.
Neyse zar zor gece kendimizi azad ettirdik. Istersek evinin daminda yatabilecegimizi soylemisti, biz de oyle yaptik. Bogac, sivrisineklere dayanamayip gece odaya indi, ben butun gece yildizlari izledim. Sivrisinekler uyutmuyordu, panoramik bir manzaram vardi, oylece takildim.
Bir de Mt. Abu’dan Jodhpur’a giderken gunduz otobus yolculugu yaptik. Ilk gunduz yolculugumuz ve ilk otobus yolculugumuz oldu. Ikisi de yapilmamali.
Biliyorsunuz Hindistan’in bir adi da “Kornalar Diyari” Bu memlekette insanlar “naber, nasilsin, kenara cekilir misin, riksama binmek ister misin, inek cekil, domuz yoluma cikma, yol ver” vb seyler soylemek icin uzun kornalar kullaniyorlar. Ozellikle agir vasitalarin hepsi kendini ada vapuru zanlediyor. 4 saniye – 5 saniye suren sebepsiz kornalar. Sehirler arasi yollarda yanindan gecen herkese uzun kornalarla selam veriyorlar. Bu yogun ses altinda uyumak mumkun degil. Bir de butun otobusler gunduz gidiyorlar. Neden diye merak ediyordum yolda ogrendim. Yol boyunca tum koylere ugrayip ayni zamanda koyler arasi dolmus gorevi goruyorlar.
Kisaca her koyde uzun bekleyisler, her uykuya dalista kornayla ziplamalar derken yorgun argin Jodhpur’a attik kendimizi. O zaman da CS baskisi basladi. Adam bana karisinin telefonunu satmaya bile calisti.
Sabah erkenden evi terk ettik. Aksam da Bogac, otobusle Udaipur’a gitti, ben de trenle Jaipur’a. Ayrilmayi planlamiyorduk ama Jodhpur otobusunde aniden ayrilma karari aldigini acikladi. Eyvallah dedim. Artik dort farkli yonde dort kisiyiz. Nepal’de bulusmayi diliyoruz.

fc

Etiketler , , , , , , , , , , , ,

Jaisalmer

 

Gezimin ikinci gununden itibaren Rajhastan Eyaleti’ndeyim. Pakistan sinirina yakin bir col eyaleti. Bu eyalette yasayan insanlara Rajput deniyor. Rajputlar, suslu col insanlari. Kadinlari bulduklari her uzantiya altin takilar takip bunlari altin zincirlerle birbirine bagliyorlar. Erkekleri de biyiklarini sivriltip yukariya dogru buruyorlar. Ayrica hepsinin iki kulaginda renkli taslarla suslenmis altin kupeler var. Tabii renkli tas ve altin eskidenmis. Bugun renkli plastik ve altin rengi metaller kullaniyorlar.
Ben bu sabah Jaisalmer’e ayak bastim. Jaisalmer, Rajput’un harman oldugu bir diyar. Erkekleri de kadinlari da en suslu. En suslu hediyelik esyalar burada satiliyor. Rajhastan’in en çöl noktasi burasi. Bu yuzden de cok turistik. Pesini birakmayan saticilar can siksa da mutluyum. Burada en az 5 gun kalmayi planliyorum. Biraz kafa dinleyecegim, yazilarimi yazacagim, sonra da cole gidecegim.

Etiketler , , , , , ,

Cicisler,

Agustos ayinda 1000’den fazla tik aldim. Bu ay da kimi gunler 100’un uzerine cikiyor. Rica etsem okuduktan sonra altlarina yorumlarinizi belirtseniz. Hem fikirlerinizi merak etmekteyim, hem kimler giriyor kimler cikiyor merak etmekteyim. Ben bu gece Jodhpur’dan Jaisalmer’e gececegim. Kral bir deve safarisi yazisi bekleyin benden.
Iyi guzel seyler,
fc
Etiketler , , , , , ,

Ayrilik Canlari

 

Normalde bir rotamiz vardi. Kuzeyde en meshur sehirleri soyle bir gezip guneye guneye gidecektik. Siraz’da karsilastigimiz Ozcan Yurdalan ve ekibi bunun imkansizligina ikna ettiler. Sonra tuttuk yeni bir rota cizdik. Delhi’den basliyor, bir spiral ciziyor, Nepal’e guneyinden girip, batisindan cikiyor, Hindistan’in kuzeyini gezip Delhi’ye bir noktada Udaipur’da bitiyordu. Icten disa dogru bir spiral. Jaipur’da turla gezen bir Alman’la konustum, benim cizdigim rotanin hemen hemen aynisini uyguluyorlarmis.
Lakin baktik sehir hayati bize dar gelmeye basladi. Dilenciler, riksacilar, surekli korna sesleri, her gelen Hintli’ye kaziklayacak gozuyle bakan bizler hem vucut hem ruh acisindan yorulduk. Benim rotam 2-3 sehir daha gezdikten sonra huzurlu noktalara gidiyordu ama hicbirimizin 2-3 sehir gorecek hali yok.
Bu noktada hemfikiriz. Sehirden kacmak istiyoruz. Lakin dag isteyen mi dersin, deniz isteyen mi dersin, col isteyen mi dersin, eski rota cok iyiydi diyen mi istersin kararsiz kaldik. Bunun uzerine calmaya baslayan ayrilik canlari kendilerini duyurdular ve bugun farkli yonlere dogru biletler aldik.
Su; Goa’ya, Bogac ve ben; Abu Dagi’na ardindan Jaisalmer Colu’ne, Cengiz de eski rotayi aynen takip edip Agra’ya Tac Mahal gormeye gidiyor. Sonra belki geri bulusuruz dedik ama kim bilir? Ben Jaisalmer’den sonra kuzeye cikip seyahatimi bitirmeyi planliyorum ama bu seyahatten ogrendigim tek sey Hayatin, ben baska planlar yaparken basima gelenler oldugu oldu.
Yarin aksam Mount Abu, ardindan heyecanla bekledigim col.

Hepinize sevgi saygi.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , ,
Reklamlar