Tag Archives: kadıköy

Kadıköy’de Bütün Bilardocuların Kapalı Olduğu Akşam

GoPro kamera aldım ama bisiklete takma aparatlarını falan alamadım o yüzden elimle video çekip duruyorum. Sarhoş olunca titretiyorum, parmağımı vizöre sokuyorum kötü oluyor.

Evden çıkıp bütün gün yürüyüp rakı içip Kadıköy’deki bütün bilardocuların kapalı olduğunu fark ettiğimiz bir akşamı şeyettim. Birazcık uzun oldu 3/4’ünde kesseymişim tadındaymış… İlk videom bu işte. Gezmeli Kadıköy turu.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bisiklet Günlükleri I – Hail to the king! Ümraniye’den Merter’e

Her şey Aydın’la beraber çarşamba günleri aldığımız Jazz Appreciation (Şu kelimeyi de her yazdığımda google’dan kontrol etmek zorunda kalıyorum.) dersine bisikletle gitme kararımızla başladı. Aydın, adını unuttuğum bir Avrupa kenti otelinde günlerce Eurosport izleyip Tour de France’a maruz kalınca memlekete döner dönmez bir Salcano almıştı. Boğaç da İspanya’ya giderken çok müthiş bisikletini bana bırakmıştı. Ben de çarşambaları derse beraber bisikletle gidebilelim diye bugün gittim Ümraniye’den bisikleti getirdim ve böylece Bisiklet Günlükleri’nin ilk adımını atmış olduk.

Ümraniye’de Boğaçların evinden çıkıp babannemin evine doğru sapıp babannemin evinin önünden geçip Altunizade yoluna girdim. Bu arada babanneme uğramam gerekmedi çünkü planlı bir bisikletçi gibi Boğaçlara gitmeden önce babanneme uğramış, hasret gidermiş, gitmediğim günler için gönlünü almış ardından Boğaç’ın bana bıraktığı bisikleti almaya gitmiştim. Daha yolun başında Ümraniye Çakmak Köprüsü’nden devam ederken ilk sorunumu yaşadım. Uzun pantolonum sürekli pedalın zincirlere bağlanan sivri şeylerine takılıyordu. Ben de bir süre bacaklarımı aça aça rahatsız şekilde pedal çevirdikten sonra gördüğüm ilk çorapçıya gidip kendime uzun çorap aldım ve kıro gibi pantolonumu çoraplarımın içine sokarak yolları pedallamaya devam ettim.

Bir süre trafiğe takılmış arabaların, otobüslerin arasından vızır vızır ilerlemenin keyfini yaşadım da durdum. Hatta bir ara yanımdan geçerken bana laf atan beyaz Tofaş 50 metre ötede trafiğe takıldığında yanından tekrar geçerken çınn çınn çınn diye zilimi öttürerek geçtim. Trafik açıldığında tekrar beni yakalayıp ezmesinden korkarak hızımı biraz artırdım. Tofaş’ı bir daha görmedim neyse.

Ben arabada ya da otobüste giderken ya kitap okurum ya da mal mal insanları izlerim. Yola hiç dikkat etmem. Otobüsle binlerce kez kat ettiğim bu yolda yanlış yola sapmam olasıydı ama neyse ki yol tabelaları her şeyi yeterince iyi tarif ediyormuş. Tabelalara bakarak giden bir insanın istediği yere varamaması mümkün değilmiş bunu da öğrenmiş oldum. Sağdan sağdan emniyet şeridinden mutlu mutlu giderken benim sapmayacağım sağa sapaklarda karşıdan karşıya geçmek biraz tehlikeliydi. Bunun haricinde de tehlike yaşamadım sanırım.

Tünellerde yol almak inanılmaz keyifli oluyormuş. Tüm arabaların ve kamyonların çıkarttığı sesler duvarlara çarpa çarpa daha da artıyor ve çılgın bir kakafoni oluşturuyor. O kakafoninin içinde yol alırken insan paralel evrene giden bir tüneldeymiş gibi hissediyor. Soluduğum egzoz Mecidiyeköy’de viyadüğün altındayken soluduğumdan bile fazlaydı ama yine de tünel yolculuğu yolumun en keyifli kısmıydı.

Ardından Kadıköy’e vardım. Eminönü vapurunda geminin kıçında geride bıraktığım Kadıköy’e sıkıntılı sıkıntılı bakarak kendimi çeşitli triplere soktum. Vapurda bisikletini rahatça ortada bırakabilmek de ne güzel bir şey. “Çalan adam bisikleti nere götürebilecek ki?” rahatlığıyla bisikletin başında beklememe gerek yok.

Bisiklete binerken mırıldanması en keyifli şarkılar:

Yokuş aşağı tüm hızınla yardırırırken: Ravel – Bolero

Orta hızda lay lay lom giderken: The Kinks – Lazin’ on a Sunny Afternoon

Yokuş yukarı çok yavaş giderken: Murat Göğebakan – Ay Yüzlüm

Eminönü’nde vapurdan indikten sonra tramvay yolunu takip etmek istemedim. Cağaloğlu üzerinden dik yokuşlardan kendimi Çemberlitaş’a vurduğumda annem aradı. Onunla konuştuktan sonra sağa döneceğime yanlışlıkla sola vurdum. “Gaddemit!” diye haykırdığımda artık her şey için çok geçti. Sirkeci’ye geri dönmüştüm. Bu sefer uslu uslu tramvay yolunu takip ettim. Fındıkzade’ye vardığımda bir pilav üstü tavuk dönerle kendimi ödüllendirip yoluma devam ettim. Topkapı, Cevizlibağ, Merter derken evdeydim. Şimdi ananem yok diye bisikleti eve attım ama o gelince nereye koyacağımı hâlâ bilmiyorum.

İşte ilk bisiklet günüm böyle geçti günlükçüm. Daha nicelerinde görüşmek üzere. Bir sevgili bulana kadar seni bolca meşgul edeceğimi sanıyorum.

Öptüm

fc

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yavru Vatan Denen Paralel Evren I – Kıbrıs’ta Bir Oda

Hindistan’da bir ay kendimi aramış aramış bulamamıştım. Bir insanın Hindistan’a gidince kendini bulması gerekmez miydi? Hindistan bu işe yaramıyor muydu? Bilmiyorum ben bulamadım. Boğaç, Su ve Cengiz de bulmuş gibi gelmedi bana. Gerçi Boğaç kendini 13 yaşında falan bulmuş olmalı. Ergenliğinden beri bilge bir adam resmen.

Kendimi bulamayıp pasaportumu kaybettim. Okul başlayalı iki üç hafta olmuştu. İyisi mi döneyim dedim. Kendimi biraz da Merter’de, Maslak’ta, Kadıköy’de falan ararım. Döndüm, aradım bir sonuç yok. Arayışlarımı yazma gereği duymadım zaten bu blogu okuyan adam da ya Taksim’de arıyordur kendini ya facebookta ne farkımız var dedim yazmadım… Okuması sıkıcı olurdu muhtemelen. Zaten sıkıcı bir insanım ne yazacağım: “Bugün İstanbul’da yağmur yağıyordu, dif çalıştım, barda bir turist kıza biraz yazdım ama arkadaşlarıyla çok eğleniyordu yüz vermedi, eve döndüm uyudum.” Hem İstanbul’da dikkat dağıtan çok etken var yazmak zor oluyor. Zordan da ölümüne korkan bir insanım zaten. Zor dedin mi beni sayma hacı kaçarım…

Şimdi Kıbrıs’tayım, Lefkoşe’de bir odada ucuz rom içiyoruz. Ucuz dediysem Havana Club ama şişesi 10 Avro. Mark The Hoople’dan All The Young Dudes çalıyor. Karşımda Özer ve Selin flörtleşiyorlar. Bir gün dostlarla dolu bir yerde kadehlerimizi sağdan sola sallarken bir marş gibi hep bir ağızdan bu şarkıyı söylemek istiyorum. Belki kendimi orada bulurum.

Bir gün Özer’le sabaha karşı Fulya’da bir bankta oturuyorduk. Çok işlevsiz bir bank. Sokakta kaldırıma konmuş bir banka kim oturur ki? Bankın arkasında müthiş manzara var ama biz ters oturmadığımız için düz bir yokuşla yüz yüzeyiz. Sarhoş sarhoş yokuşa bakarken Özer dedi ki “Kıbrıs’a gidelim mi?” olur dedim. Ertesi gün Özer’e üç tane ucuz bilet önerisi yolladım. “Hacı ben öylesine sormuştum.” dedi. Sonra birini seçtik ben annemin kartından biletleri aldım. Kendimi biraz da Kıbrıs’ta arayayım ne olacak?

Özer’le tanıştığımızda 40 Ambar adındaki kitapçıdaydım. Sahibi Nurtap’la muhabbete dalmıştık. Sonra Özer ve birkaç kişi daha geldi. Muhabbet derinleşti, sonra ben kaçtım. Birkaç karşılaşma sonrası kankaya bağladık. 31 Ağustos gecesi hem Boğaç’ı İspanya’ya uğurluyoruz hem biz gidiyoruz. Gece Kadıköy’de veda partisi ardından 03 civarı Boğaç Yeşilköy’e biz Sabiha Gökçen’e yollanıyoruz. Sabiha Gökçen’de fakir gibi köşeye geçmiş uyuyorum. Sabah 05’te Özer dürtüyor, uyanıyorum ve uçuyoruz.

Kıbrıs’ta yapılacaklar:

Sözüm var Kıbrıs’ı yakacağım, kendimi arayacağım, Özer’e sahip çıkacağım, ucuz içki içeceğim, Hellim yiyeceğim.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kadıköy’de Bir Sabah

 

*Çling çlong

Ersan kapıyı açar, karşısında pronet satıcısı. (ps)

ps: İyi günler beyfendi ben pronetten geliyorum. Güvenlik aksamları satıyoruz. Proneti daha önce duymuş muydunuz?
Ersan: Evet duymuştum. Heryerde görüyorum.
ps: Neden bu kadar meşhur olduğuna dair bir fikriniz var mı?
Ersan: Hırsızlık arttı tabii. Millet aç ne yapsın?
ps: Ee burası öğrenci evi galiba. Ben gideyim o zaman?

Etiketler , , , ,

Dimitrokapulo ve Eski Kaşar

 

Dün Hasancan’la buluştuk. Hasancan’la ilk tanıştığımızda elimi uzatıp adımı söylemiştim o da “Taşak mı geçiyorsun?” der gibi yüzüme bakmıştı. O zamandan beri Hasancan’ı çok severim.

Hasancan bir şişe Dimitrokapulo, 100 gr eski kaşar almış sağolsun. Oturduk kilise sokağına, İsis’in tam karşısında şarabımızı içtik, eski kaşarımız artınca gittim bir şişe de ben Dimitrokapulo aldım, kilise sokağına, Hasancan’ın yanına, İsis’in karşısına geri oturdum.
İsis benim için dış duvarı kadardır. İçine bir kere girmiştim, yanımdakiler yiyorlar diye mecburen ben de sade makarna söylemiştim.
İsis’in eski tabelası neon ışıktan yapılmış bir piramitti. Perspektifi bayağı başarısızdı. Bir üçgen çizip yanlışlıkla bir çizgi daha çekmişler gibi gözüküyordu. Bir gün Burak’la kilise sokağında İsis’in tam karşısında içiyorduk, Burak neon tabelaya bakıp “Aaa!” dedi. “Bu aslında piramitmiş.”
Kilise sokağında, İsis’in karşısında en az 700 kere içmişizdir. Ayık, çakırkeyf ve sarhoş hallerde o tabelaya bakmışızdır. O tabelaya gerçekten çok fazla baktık… Acaba başka insanlar daha mı çabuk farketmişlerdir onun piramit olduğunu? Hayır adı da İsis bir de…
Biz Hasancan’la oturuyorduk. İsis tabelasını değiştirdi bu arada. İnce uzun harflerle İSİS yazıyor artık. İSİS’e bakıp şarapları içtik Hasancan’la. Sonra oturuşumuzun yönünü değiştirdik. İSİS’e bakmaktansa yoldan geçen kızları kesmeye başladık. Sokakta loş bir ışık vardı, kafamız loşlaşmıştı, bir an için çok cool bir yerde, cool bir anın içinde olduğumuzu hissettim.
Tarih kadar cool hissettim. Bence tarih çok cooldur. Bugün Orhan Pamuk bütün parasını kumarda yese insan içine çıkamaz. İnsanlar kitaplarını almamaya başlar. Solcular lümpenlikle, kitapkurtları gerizekalılıkla suçlar. Aynı kitapkurtları barda yanlarındaki kıza Dostoyevski’nin bütün parasını kumarda yediğini anlatırken gözleri parlıyor. Bukowski gibi bir tanıdıkları olsa hiçbiri yüzüne bakmaz, telefonlarına çıkmazdı. Bukowski’nin leş anılarını okurken gözleri faltaşı gibi açılıyor oysa…
İşte bir an sanki bugünde değilde tarihte yaşıyormuşuz kadar cool hissettim. Kadıköy’deyiz, sokakta kız kesip şarap içiyoruz. Tarihimizi yazıyoruz. Ben tuttum o tarihi daha yazmadan karşıma alıp izledim.
Sonra tarihi, İsis’in karşısında bırakıp partiye gittik. Parti yaptık, sarhoş olduk, sarhoş gezdik, sarhoş sarhoş sarhoş…
Sarhoş kelimesini sarhoşluğa dışarıdan bakan biri bulmuş olmalı. Çok yavşak bir fonetiği var. Öpüjemm gibi bir fonetik. Mesela Berker’e desem ki “Sarhoşluğa yeni bir isim bulalım.” “Hayat” derdi muhtemelen. Hayat demezse bayağı düşünmek zorunda kalırdı. İçeriden bulacaksak çok güzel bir kelime bulmak gerekir sarhoş yerine.
Ben içkiyi severim ama o kadar çok içmem. Bir ara çok düşünmüştüm “Neden içki içiyoruz?” diye. Zamanı doldurduğumuzu sanıyordum ama galiba tarihi dolduruyormuşuz. Özel amılarımı yan yana dizsem hiçbiri ayık değildir muhtemelen.
İçkinin ya da birtakım uyuşturucu maddelerin eşlik etmediği sanat eseri düşünüyorum. Sanatçıların özel hayatlarını çok bilmediğim için bulamıyorum ama güzel bir inceleme konusu olurdu bu. “İçkiden Hazzetmeyen Yazarlar Antolojisi”
Etiketler , , , , , , , , , , , , ,

fc Nepal Konsolosluğunda

“Üsküdar’dan Kandilli otobüsüne bin, Kandilli’den bir sonraki durakta in.” Cengiz böyle diyince dediğini yaptım tabii. Kandilli’den sonraki durağın adı Küçüksu. Ufakça bir nehir var. “Ne güzelmiş la buralar.” diye düşüne düşüne derenin paralelinden biraz yürüdüm. Adresi soruyorum bilen yok. Bu arada ben gece Kadıköy’de kalmışım. Pasaport evde, fotoğraf yok. Koşa koşa Merter. Fotoğraf çektir, pasaportu kap, ikametgah falan, fotoğrafı teslim al derken tabii ki geç kaldım. Yolda aradım konsolosluğu. “Ben geç kalıyom.” dedim. “Tamam bir saat içinde gelirsen no problem.” dediler. Neyse işte indim Küçüksu falan derken büfeye sordum. Büfe bilir. Büfe denilen yerler gittiğiniz yerin her şeyini bilen adamlardır. Sokağı yaşayan adamlar büfeciler. Çok krallar bence. Büfe sokağın adını bilemedi ama Nepal diyince bildi, gösterdi gittim.
Kapıda iki kalender amca muhabbet ediyo güzel güzel. Girdim, 35$, fotoğraf vize hazır. Vizeden sonra bahçede beraber sigara içtik, muhabbet ettik. “Bir sürü genç Nepal’e vize alıyo ne güzel” dedi. Daha dün üç tane Boğaziçi’li genç almış. Bir iki özel soru sordum cevaplamadı. “Konsoloslara böyle sorular sorulmaz.” dedi. Çıktıktan sonra aklıma geldi “Kadıköy’e nasıl giderim?” diye bağırdım. “Aşşaadan 15F’ye bin!” dedi. Nepal vizesi macerası basitti güzeldi.
Konsolosluklardan nefret ediyorum ama fahrileri fena değil işte.

Etiketler , , , , , , , , , , , ,