Tag Archives: kahvaltı

Ayvalık Yolu

Önce nümerik veriler:

 

1. Gün: (Mudanya – Susurluk)

114,8 km yol

1153 m irtifa

6 saat 17 dakika 38 saniye hareket (molalar içinde)

2. Gün: (Susurluk – Pelitköy)

146,3 km yol

1721 m irtifa

8 saat 58 dakika 9 saniye hareket (molalar ve varış ardından 1 saat Strava’yı kapatmayı unutuşum içinde)

Toplam:

261,1 km yol

2874 m irtifa

15 saat 5 dakik 47 saniye hareket

 

 

 

Mudanya’da feribottan inmiş, güzel bir kahvaltıcı yeri arıyorduk ki birlikte pek güzel uzun turlar yaptığım Pedalşörler ekibi ile karşılaştık. Bisiklet festivalleri de düzenleyen kanka beldemiz Mustafa Kemal Paşa’da 4 gün boyunca turlayıp kamp yapacaklarmış. Birbirimize iyi yolculuklar diledikten sonra Boğaç’la bir kahvaltıcıya oturup çok güzel kahvaltıyı gömüp hızlıca yola çıkıyoruz.

“Şimdi şehirler arası yol araba falan bayar yeaa” diyip köy yollarından pedallamaya başlıyoruz. Sinüs eğrisi gibi yollardan, bozuk asfaltlardan, arnavut kaldırımlarından bıkmamız çok sürmüyor. Arabaların sesi, egzozu rahatsız etse de “Süt asfalt, kaymak asfalt” diye diye emniyet şeridinden gidiyoruz.

Arabalar çok destekleyiciler. Bu kadarını beklemezdim. “Dıt dıt dıdıdıt” diye destekleyici kornalar, ellerini çıkartıp (y) yapanlar, telefonla video çekerek ilerleyenler gırla. Sağ şeritte yavaşlayıp yanımıza gelip sempatik bir tavırla “Kardeş deli misiniz yau?” diye muhabbet edenler de oldu. “Bir yada iki kere “DAAAAAOOOOOOOUUUUUUT” diye tepki kornası aldık ama bahse değmeyecek kadar azlar.

İlk günün yatış noktası Susurluk’a varırken çadırda yatmak / otelde yatmak ikilemini birazcık tartıştık. Fikrini almak için Susurluk’lu arkadaşım taze damat Gönenç’i aradığımda “Kanka çadırda kaldığınıza değmez. YASA’nın arkasındaki otele gidin çok ucuza kalırsınız.” dedi ve ikna olup çiğ börek diyarı YASA’yı hedef seçip pedallamaya devam ettik. Yol üzerinde yarısı pavyon diğer yarısı kerhane bir otel gördük. Yorgun olduğumuz için uğradık. Belki uyumalık odaları da vardır dedik.

Ben bisiklet taytı üstü çıplak, temizlik görevlisi de yağlı güreş taytı üstü çıplak muhabbet ettik. Siyah duvarlar üstüne Pollack tarzında beyaz boyalar atılmış (atmık havası) pavyonda mini sohbetimizin ardından bizi kabul etmeyeceklerini söyleyip iyi dilekleriyle uğurladılar.

Otel Gönenç’in tahmininden de ucuzdu. 50 TL’ye iki kişi uyuyup ertesi sabah YASA’nın büyülü çiğ böreklerini gömüp Boğaç’ın patlayan lastiğini değiştirip yola koyulduk.

Ben gece duş alamadan sızdığım için bacaklarımda feci bir ağrıyla uyandım. Anne tavsiyesiyle aspirin alıp 3 tane yuttuktan 20 dk sonra canavar gibiydim. Fate Fat’ın çetesiyle Marco Pantani arasında bir performansla yardırmaya başladım. Sonra yol üstünde karpuz yerken Ömer’le tanıştık. Yaklaşık 40 km’yi birlikte sürüp, birlikte tas kebap yiyip, restoranda üniversite arkadaşım Hasip’le de karşılaştıktan sonra 20 km daha birlikte pedallayıp Ömer’le Edremit’te vedalaştık.

Ömer’e otelde bacak masajı, bize sevdanın yolları.

Gece 23.30 semalarında problemsiz Pelitköy’e Halamın yazlığına vardık. Son 20 kilometre ben çöktüm, oldukça yavaşladım. Boğaç’a da ne olduysa adam boosta aldı ışık hızında fırladı. Karanlık yollarda kazasız belasız vardık ve kendimizi bir haftalık tatilin ve rakının kollarına bıraktık.

 

 

261 kilometre yol gittim, 261 bin manzara izledim. Çok keyifli zorlandım, rampalardan yukarı “Bir küçücük aslancık varmış” rampalardan aşağı “Hey There Delilah” mırıldandım.

100’den fazla ölü kedi, 50’ye yakın ölü kirpi, 20 civarı ölü köpek, 1 tane ölü kuş, 1 tane ölü fare, bir tane de ölü yılan gördüm. Hepsi yol kenarına atılmıştı.

Toplamda 300 şişe/bardak su, çay, soda, ayran içtim. Köfte, tas kebap, çiğ börek, susurluk tostu yedim. Bazı rampaların tepesinde Boğaç’ı beklerken viski içtim, bacak ağrılarımı yesin bitirsin diye 7 adet aspirin yuttum.

Güneşin alnında çıplak sürdüğümüz iki günün sonunda ense kökümden kuyruk sokumuma dek soyuldum.

Reklamlar
Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İki Fişşek İki Deli Fişşek – I

Arkadaşlarım gelmiş, nasıl mutluyum… Lecco’nun altını üstüne getireceğiz… Oradan oraya koşacağız çok eğleneceğiz. Daha ilk günün sonunda belli oldu ki Boğaç’la Buse’de iş yok. Sevgili sevgili takılıyorlar. Murat’la deli fişek gibiyiz. İlk alışma gününden sonra iki güncük kaldı Murat. Bu da o iki günün hikayesi sevgili okurlar…

Cuma günü işe gitmeden önce kahvaltı edesim yok. Dün katıldığım doğum günü partisinde çok yedim. Otelde kahvaltıyı hazırlama saatlerinden bir saat önce çıktığım için bana geceden bir şeyler bırakmalarını rica etmiştim. Her gece kruvasanımı, nutellamı, reçelimi, balımı bırakıyorlar. O koca kahve makinelerini kullanmayı da öğrettiler. Sabahları kendi kahvemi yapıp bıraktıkları kahvaltılıkları gömüp işe gidiyorum. Dediğim gibi bu sabah yiyesim yok. Bıraktıkları kruvasanları, nutellaları, balları, reçelleri ceplerime doldurup bizimkilerin çadırına bırakıyor ve işe gidiyorum.

Günlerden cuma. Rapor yazma günüm. Tüm günü bilgisayar başında hafta boyunca neler öğrendiğimi anlatarak geçiriyorum. Saati 17.00 edip raporumu teslim edip doğru çadır ziyaretine…

Bizimkilerin şansına bu hafta sonu mahallemizde yaz festivali var. Hani Türkiye’de belediyeler festival yapıp Doğuş, Ankaralı Fevzican, Ferhat Göçer falan konserleri düzenler ya… Onun İtalyan versiyonu. Otelimde güzel bir yemek yiyip doğru güreş izlemeye gidiyoruz. Güreş dediğim WWS falan bayağı Amerikan güreşi. İki tane çıplak adamın birbirinin kafasını yere vururmuş gibi yaptığı güreşlerden.
Taraflardan birinin adı Charlie Kid. Kendine imaj olarak kovboyluğu seçmiş. Köşedeki direğe çıkıp havaya ateş açıyor. Bir tane de Teksas’lı petrol zengini tipli finansörü var. O da ağzında yanmayan purosuyla kitleleri coşturuyor. Charlie, halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanıyor. Sebebini sonradan öğrendim; kendisi Garlateliymiş. Bu toprakların çocuğu. Rakibinin adını öğrenemedim. Herkesin Charlie’yi bağrına bastığı ortamda o da villain imajına tutundu. Kendine yuhalayan küçük çocukları dövmekle falan tehdit ediyor.

Maç Charlie’nin eri darbeleriyle başladı. 2-3 dakika boyunca kötü adam iyi dayak yedi. Derken türlü hilelerle kontrolü ele aldı ve Charlie’ye zor zamanlar yaşatmaya başladı. En sık başvurdukları hile de kötü adamın hakeme itiraz ederken Charlie’nin fairplay anlayışı ile köşeye çekilmesiyle oldu. Hakem rakibiyle sert tartışmalar yaşıyordu ve rakibin arkadaşı arkadan Charlie’nin boynuna sarılıp onu boğmaya başladı :((( Tüm seyirciler hakeme “Arkana baaaaak!! Heeey kör müsüüüün??? Charlie’yi boğuyorlaaaaaar!!!” diye bağırdıysa da hakem hiçbirisini duymadı. Yanlış anlaşılmasın hakem hiç taraf tutmadı. Tüm maçı namusuyla yönetti ama keşke o çığlıkları duysaydı 😦 Derdini anlatmayacak kadar yiğit Charlie boğulduğuyla kaldı.

Bu hileyi yaklaşık beş kere tekrarladılar. Kahramanımız yeterince mağdur olduktan sonra rakibini alt etmeyi başardı. Sonra kötü adam altın kemeri çalıp vermeyi reddetti. Charlie, yakın dostu MGMA ile birlikte kötü adam ve arkadaşını tekrar yenmek zorunda kaldı. Bence dövüş daha uzardı ama sert gelen sağanak tarafları erken nakavta zorladı.

Ardından Charlie’yi halkın arasında görmeliydiniz. Superman yere inse tam olarak böyle olurdu. Küçük çocuklar uzaktan “Charlie hey hey Charlie!” diye bağırıyorlar, Charlie de onlara baş parmağını kaldırıp göz kırpıyor. Yakınına gelen birini kucağına alıyor. Kızlar onunla tanışmak için sıra bekliyor. Yanağından mertçe öptüğü kızlar “Aman allahım bayılazağım” dercesine ellerini alınlarına götürüyorlar. Bu arada sağanak yağmur yağıyor ve Charlie yağmura bana mısın bile demiyordu…

Biz yağmurdan kaçmaya karar verdik ve ne olduğuna bakmadan daldığımız bina küçük bir ceneetçik çıktı. Şarap 1 euro, donut 1 euro. İtalya’yla ilgili edindiğim en kesin bilgi şudur: Bir yerde dedeler kart oynuyorsa en ucuz, en güzel yiyecek ve içeçek oradadır.
Ucuz şarap ve donutın keyfini çıkarttıktan sonra (donut ev yapımıydı ve çok çok güzeldi) sevgili çiftimiz uyumaya gitti. Biz de Murat’la bisikletlere atlayıp şehri arşınlamaya başladık. Tam iki delifişek gibi oradan oraya pedallıyor, geceyarısı bomboş sokakların tadını çıkartıyorduk. Her güzel sokağa dala dala giderken güzel bir bar gördük. “Haydi birer içki içip yolumuza devam edelim” diyip bara daldık. Tuvalete gidip döndüğümde Murat’ın etrafını 4-5 kişi sarmıştı. Baktım bir çift heyecanla Türkiye’de geçirdiği tatilin ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. Fethiye’ydi, İstanbul’du, Pamukkale’ydi, Kapadokya’ydı derken bize arka arkaya içki ısmarlamaya başladılar.

Sonra bütün bar sigaraya dışarı çıkıp bilek güreşi müsabakaları düzenlemeye başladık. Ardından hangisi hangisinin annesiyle yatmış, Sneijder hangi mevkide ne tür hocalarla daha iyi oynar, memleketimizdeki politik durumlar, küfürlerin birebir tercümeleri, Fethiye’deki en güzel sahil, Lecco’daki en güzel sahil, İstanbul’daki en güzel kebapçı, Muslera’nın Uruguay – İtalya maçındaki performansı, Toscana’nın en güzel yemekleri (Bu arada Livorno’nun Türkiye’de çok meşhur olduğunu kime söylesem şaşıp kalıyor), Marco Pantani’nin doping kullanıp kullanmadığı ve hatırlamadığım çok fazla konu üzerine münakaşa ettik ve barmen gelip barı kapattığını söyledi.

Biz iki deli fişşek bisikletlerimize atladığımız gibi bu gece yeter kanka diyip yarın daha çok eğlencelere açılmak üzere uykuya doğru yol aldık…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,