Tag Archives: lecco

Dün Dağlarda Dolaşamadım Evde de Yoktum

Lecco’mun dört tarafı dumanlı Alplerle çevrili. Hepsi de ufaktan tepesine kar biriktirmeye başladı. Altımda canavar gibi bisiklet bekliyor öylece dedim “Gel bu hafta sonu bir zirveden ötekine gezelim. Dönünce facebookta albüm yaparız adını Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum koyarız.” tamam dedi. Hazırlanmaya başladık.

Cuma akşamı parti yapmadım efendi gibi erkenden yattım. Cumartesi sabahı 06.30’da uyandım. Dağdan dağa sekeceğim ya için kıpır kıpır. Tam takım giyindim yola kendimi vurdum. Buraya ilk geldiğim günden beri her dağın zirvesinde gördüğüm keşiş evlerine takılıyordu gözlerim. Gideceğim hepsini ziyaret edeceğim çok kararlıyım.

Sonra ne oldu?

Bisikletimin arka vitesini tutan alüminyum parça ilk yokuşta kırıldı 😦

Bisikletimin arka vitesini tutan aluminyum parça ilk yokuşta kırıldı :(

Massimo

Massimo

Evimden 30 km uzaktayım. Elimde bisiklet geri geri yürümeye başladım. 2-3 km sonra gördüğüm bir kafeye girip bisikletçi sordum. 3 km öbür tarafa yürümemi söylediler. Sonra bir kadın “Massimo’ya git” dedi. “Bisikletçi değildir ama cengaver mekanikçidir. Elinden hiçbir şey kurtulmaz” diye ekledi.  Neyse efendim elimizde bisikletle gittik Massimo’ya.

Massimo baktı “Kardeş ben bisikletten anlamam ki” dedi. “Cengaver adamdır, elinden hiçbir iş kurtulmazmış dediler.” dedim. gaza geldi “Tamam ver bir bakayım” dedi.

Günahını almayayım adam uğraştı didindi ama beceremedi.

“Kaynak yapsak?” dedim “Alüminyum” dedi, “Yapıştırsak” dedim denedi olmadı, “Benzeriyle değiştirsek?” dedim “Nerden bulayım la benzerini?” dedi. Ben de bir saatin sonunda pes ettim “Ne yapsam?” diye düşünmeye başladım. Andrea’yı aradım. “Kanka” dedim “Sana işim düştü. Bisikletim kırıldı. Bergamo yoluna gir, 15 km önce sağ tarafta Massimo’nun yerini sor orada seni bekliyorum. Benim bisikleti eve götürmemiz lazım.”

Andrea adamın hasıdır. İkiletmedi “Geliyorum” dedi. Çıktım yola Andrea’yı beklemeye başladım.

Beklerken sıkıntıdan panoramik fotoğraf çektim

Beklerken sıkıntıdan panoramik fotoğraf çektim

Andrea’cım şirketin ticarî aracını kapmış geldi. Benim otelin az ötede bir bisikletçi var KTM satıyor. Oraya götürdük bisikleti. Dedi “Bu Giant bende bunun parçası yok. Sipariş edeceğim beklemen lazım.” Yapacak bişey yok peki dedim.

Ben de hafta sonu gezemediğim dağların fotoğrafını çektim.

Reklamlar
Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Fotoğraflarla İtalya

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İki Fişşek İki Deli Fişşek – I

Arkadaşlarım gelmiş, nasıl mutluyum… Lecco’nun altını üstüne getireceğiz… Oradan oraya koşacağız çok eğleneceğiz. Daha ilk günün sonunda belli oldu ki Boğaç’la Buse’de iş yok. Sevgili sevgili takılıyorlar. Murat’la deli fişek gibiyiz. İlk alışma gününden sonra iki güncük kaldı Murat. Bu da o iki günün hikayesi sevgili okurlar…

Cuma günü işe gitmeden önce kahvaltı edesim yok. Dün katıldığım doğum günü partisinde çok yedim. Otelde kahvaltıyı hazırlama saatlerinden bir saat önce çıktığım için bana geceden bir şeyler bırakmalarını rica etmiştim. Her gece kruvasanımı, nutellamı, reçelimi, balımı bırakıyorlar. O koca kahve makinelerini kullanmayı da öğrettiler. Sabahları kendi kahvemi yapıp bıraktıkları kahvaltılıkları gömüp işe gidiyorum. Dediğim gibi bu sabah yiyesim yok. Bıraktıkları kruvasanları, nutellaları, balları, reçelleri ceplerime doldurup bizimkilerin çadırına bırakıyor ve işe gidiyorum.

Günlerden cuma. Rapor yazma günüm. Tüm günü bilgisayar başında hafta boyunca neler öğrendiğimi anlatarak geçiriyorum. Saati 17.00 edip raporumu teslim edip doğru çadır ziyaretine…

Bizimkilerin şansına bu hafta sonu mahallemizde yaz festivali var. Hani Türkiye’de belediyeler festival yapıp Doğuş, Ankaralı Fevzican, Ferhat Göçer falan konserleri düzenler ya… Onun İtalyan versiyonu. Otelimde güzel bir yemek yiyip doğru güreş izlemeye gidiyoruz. Güreş dediğim WWS falan bayağı Amerikan güreşi. İki tane çıplak adamın birbirinin kafasını yere vururmuş gibi yaptığı güreşlerden.
Taraflardan birinin adı Charlie Kid. Kendine imaj olarak kovboyluğu seçmiş. Köşedeki direğe çıkıp havaya ateş açıyor. Bir tane de Teksas’lı petrol zengini tipli finansörü var. O da ağzında yanmayan purosuyla kitleleri coşturuyor. Charlie, halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanıyor. Sebebini sonradan öğrendim; kendisi Garlateliymiş. Bu toprakların çocuğu. Rakibinin adını öğrenemedim. Herkesin Charlie’yi bağrına bastığı ortamda o da villain imajına tutundu. Kendine yuhalayan küçük çocukları dövmekle falan tehdit ediyor.

Maç Charlie’nin eri darbeleriyle başladı. 2-3 dakika boyunca kötü adam iyi dayak yedi. Derken türlü hilelerle kontrolü ele aldı ve Charlie’ye zor zamanlar yaşatmaya başladı. En sık başvurdukları hile de kötü adamın hakeme itiraz ederken Charlie’nin fairplay anlayışı ile köşeye çekilmesiyle oldu. Hakem rakibiyle sert tartışmalar yaşıyordu ve rakibin arkadaşı arkadan Charlie’nin boynuna sarılıp onu boğmaya başladı :((( Tüm seyirciler hakeme “Arkana baaaaak!! Heeey kör müsüüüün??? Charlie’yi boğuyorlaaaaaar!!!” diye bağırdıysa da hakem hiçbirisini duymadı. Yanlış anlaşılmasın hakem hiç taraf tutmadı. Tüm maçı namusuyla yönetti ama keşke o çığlıkları duysaydı 😦 Derdini anlatmayacak kadar yiğit Charlie boğulduğuyla kaldı.

Bu hileyi yaklaşık beş kere tekrarladılar. Kahramanımız yeterince mağdur olduktan sonra rakibini alt etmeyi başardı. Sonra kötü adam altın kemeri çalıp vermeyi reddetti. Charlie, yakın dostu MGMA ile birlikte kötü adam ve arkadaşını tekrar yenmek zorunda kaldı. Bence dövüş daha uzardı ama sert gelen sağanak tarafları erken nakavta zorladı.

Ardından Charlie’yi halkın arasında görmeliydiniz. Superman yere inse tam olarak böyle olurdu. Küçük çocuklar uzaktan “Charlie hey hey Charlie!” diye bağırıyorlar, Charlie de onlara baş parmağını kaldırıp göz kırpıyor. Yakınına gelen birini kucağına alıyor. Kızlar onunla tanışmak için sıra bekliyor. Yanağından mertçe öptüğü kızlar “Aman allahım bayılazağım” dercesine ellerini alınlarına götürüyorlar. Bu arada sağanak yağmur yağıyor ve Charlie yağmura bana mısın bile demiyordu…

Biz yağmurdan kaçmaya karar verdik ve ne olduğuna bakmadan daldığımız bina küçük bir ceneetçik çıktı. Şarap 1 euro, donut 1 euro. İtalya’yla ilgili edindiğim en kesin bilgi şudur: Bir yerde dedeler kart oynuyorsa en ucuz, en güzel yiyecek ve içeçek oradadır.
Ucuz şarap ve donutın keyfini çıkarttıktan sonra (donut ev yapımıydı ve çok çok güzeldi) sevgili çiftimiz uyumaya gitti. Biz de Murat’la bisikletlere atlayıp şehri arşınlamaya başladık. Tam iki delifişek gibi oradan oraya pedallıyor, geceyarısı bomboş sokakların tadını çıkartıyorduk. Her güzel sokağa dala dala giderken güzel bir bar gördük. “Haydi birer içki içip yolumuza devam edelim” diyip bara daldık. Tuvalete gidip döndüğümde Murat’ın etrafını 4-5 kişi sarmıştı. Baktım bir çift heyecanla Türkiye’de geçirdiği tatilin ne kadar güzel olduğunu anlatıyor. Fethiye’ydi, İstanbul’du, Pamukkale’ydi, Kapadokya’ydı derken bize arka arkaya içki ısmarlamaya başladılar.

Sonra bütün bar sigaraya dışarı çıkıp bilek güreşi müsabakaları düzenlemeye başladık. Ardından hangisi hangisinin annesiyle yatmış, Sneijder hangi mevkide ne tür hocalarla daha iyi oynar, memleketimizdeki politik durumlar, küfürlerin birebir tercümeleri, Fethiye’deki en güzel sahil, Lecco’daki en güzel sahil, İstanbul’daki en güzel kebapçı, Muslera’nın Uruguay – İtalya maçındaki performansı, Toscana’nın en güzel yemekleri (Bu arada Livorno’nun Türkiye’de çok meşhur olduğunu kime söylesem şaşıp kalıyor), Marco Pantani’nin doping kullanıp kullanmadığı ve hatırlamadığım çok fazla konu üzerine münakaşa ettik ve barmen gelip barı kapattığını söyledi.

Biz iki deli fişşek bisikletlerimize atladığımız gibi bu gece yeter kanka diyip yarın daha çok eğlencelere açılmak üzere uykuya doğru yol aldık…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Misafirim Geldi

Yine alnımı bıçakla yarıp üstüne parmesan bastığım günlerden birindeyim. Parmesan peynirini yiyemediğim zamanlarda yoksunluğumu böyle gideriyorum. O sırada telefonum çaldı. Buranın kodu +39 arayan numara ise +34. Hayırdır inşallah dedim açtım. Karşımda Murat. “Milan’dan yola çıktık, geliyoruz.” diyor. Sevinçle otobüs durağının oraya gittim, bekliyorum. Daha gelmelerine bir saat var ama deli gönül beklemiyor işte. Durağın hemen yanında bir bar var oturdum oraya, yanımda dedeler değişik renkte kokteyller içip batak çeviriyorlar. Papazı, kızı masaya sertçe vurup vurup sevinç nidaları atıyorlar. Ben oturmuş beklerken bir prosecca söyledim. 2 Euroluk içkinin yanında 1 tabak aperatif geldi. Ha babam yiyip içip bekliyorum. Her içkide bir tabak daha aperatif getiriyorlar. Salamlar, peynirler havada uçuşuyor. Amcalar durmadan masaya sert hareketlerle as vuruyor, papaz vuruyor, vurdukça hep bir ağızdan VOoooOOOo diye bağırıyor.

Bu arada ufukta bir otobüs gördüm. Murat’ı aradım o telefonunu açıncaya kadar otobüs bizim durağı geçti inen olmadı. Tam açtı konuşmaya başladık ki önümden geçen otobüsün içinde duruyordu, göz göze geldik. Bir sonraki durakta inip yanıma geldiler. Boğaç, Murat ve Buse… Biraz şarap içip aperatif yedik. Masaya 4 içki söylüyoruz, 4 tabak aperatif geliyor. Birlikte güzel bir akşam yemeği yeriz diye düşünmüştüm ama herkes masadan oldukça tok kalkıyor. Onlara ayarladığım kamp alanına gidiyoruz. Sonra ne kadar tok olsak da pizzacıya gidip bir şeyler yiyoruz. Geçirdiğimiz çılgın hafta sonu bir sonraki yazıya…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Küçük Yer Yaşamı

Benim çok sevdiğim bir film türü var. Şimdi aklıma 2-3 örnek geliyor. Mesela Dazed & Confused bu filmlerden birisi. Ya da Clerks, Clerks 2 (3. de yolda). Biraz zorlasam Deer Hunter‘ın ilk yarım saatini alırım yine bu listeye. Yöre filmi, küçük şehir filmi. Genellikle arkadaşlığı anlatan keyifli filmler. Bizim iç sıkıcı taşra filmleri gibi değil ama… Küçük şehirde kendi kendine takılan gençliği anlatan filmler. Bayılırım öyle filmlere.

İşte burada tam öyle bir yaşam var. Arkadaş edindikçe daha bir tanık oluyorum. Mesela akşam 5 oluyor, 6 oluyor işler bitiyor. Biri çalıştığı fabrikadan çıkıyor, öteki çalıştığı kafeyi kilitleyip çıkıyor, diğeri mahalledeki McDonalds’ı kapatıyor, bir başkası işten babannesine uğrayıp yemek yiyip öyle çıkıyor, bir başkası yerel gazetede çalışıyor orada işini bitiyor falan… Akşam da buluşup içip muhabbet ediyorlar. Hafta sonu desen ya bir parti, ya bir futbol turnuvası… Meşgul olacak bir şey buluyorlar kendilerine. Top oynamayan birisi mangal yapıyor, diğeri ufak organizasyon işlerinin peşinde koşuyor falan filan işte… Birlikteler, mutlular. İstanbul’da bizi para karşılığında eğlendirecek çok fazla parti, konser, etkinlik olduğu için böyle şeyleri kendimiz yaratma ihtiyacı duymuyoruz. Burada insanlar kendi eğlencelerini kendileri yaratıyorlar. Sevdim böyle bir yaşamı. Mahalle baskısı olmadan yaşanan lokal hayatlar.

Ayrı bir şeyden bahsedeceğim; Roberto Benigni oturmuş bütün İlahi Komedya’yı insanların önünde okumuş. Birinin evinde gördüm böyle 25 CD yanyana. Çok güzel gözüküyor. İtalyanca’yı iyice öğrenince oturup onu izleyeceğim. Sanırım sık tekrarlanan bir etkinlik bu. Az önce radyoda duyurusunu yaptıklarını duydum. Ya eski kayıtları oynatacaklar ya da adam her yerde okuyor. Bilemedim.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Lecco’dayım

İtalya’da ikinci haftayı deviriyorum

Denemediğim 1 - 2 çeşit kaldı

Oysa buraya gelirken tam şu şekildeydim

Burada yeni birtakım hobiler edindim. Nasıl olduğunu hiç anlamadan kendimi 80’ler Hip Hopının içinde yuvarlanırken buldum. Bütün gün odada crazy motherfucker diye bağıran zenciler dinliyorum.

Birkaç arkadaş edindim. Dün pizza yiyip iş yeri dedikodusu yaptık. (İtalyanca’da “Eh pizza xxx” demek “Eeeeh xxx’ten de gına geldi ha” demek)

O değil de dili öyle bir kaptım ki her konuştuğumda şaşırıyorum. Dün kankam Andrea ile 5 dakika durmadan konuştum. Anlattıklarıma ben şaşırdım. İlk günler sıkılıyordum ama şimdi iyiyim. Ama bilge bir kardeşimizin dediği gibi

Vakit harcayıp bu blogu okuyan herkesten aro.

Ha az kalsın unutuyordum 80’ler hip hopundan sizlere mesaj getirdim (Çok kötü şarkı ama mesaj kaygısı işte):

Etiketler , , , , , , , , , , ,

İtalya’ya Geldim

Napıyonuz? Siz memleketi kurtaradurun ben bırakıp İtalya’ya geldim. Gezi blogum olduğu için de bir şeyler yazayım dedim.

Lecco diye bir şehirdeyim şimdi. Ağustos’a kadar da buradayım. Gündüzleri sabah 8 akşam 5 çalışıyorum. Akşamları da Lecco’da yapacak hiçbir şey olmadığı için öyle mal mal yürüyorum. Lecco dediğimiz yerin müthiş bir doğası var. Önümde göller, ırmaklar falan arkamda desen Alp Dağları’nın başlangıcı… (Buradakiler de Pre Alpi diyorlar) Geleli bir hafta oldu, bir haftadır işten çıkıp, göl kenarında yürüyorum işte. Burada herkes köpek gibi spor yapıyor. En sevdikleri sporlar sırasıyla bisiklet, koşu, kano ve dağcılık sanırım. Bisiklete nasıl biniyorlar anlatamam. 100 yaşında dedeler altlarında kumaş pantolon, üstleri çıplak vızır vızır geziyor. Gençlerin de hepsi Tour de France’a katılmış gibi tam takımı çekmiş mayosu, taytı, kilitli ayakkabısı, altlarında Cippoliniler, Specializedlar, Trekler yaldır yaldır geziyorlar. İlk geldiğim gün gece kıyafetiyle, yüksek topuklusuyla bisiklete binen bir kadın bile gördüm… Onun haricinde bayağı koşan var işte. Ben de öküz gibi yediğim için arada bir koşuyorum. 10 dakika sonra tıkanıp yürüyerek otele dönüyorum.

Bugün benim doğum günüm. Otel odasında oturmuş, İstanbul’la ilgili gaz gaz videolar izliyorum. Normalde odada oturmuyorum. Bir tane balkonum var kocaman göl manzaralı, arkada da verandam var dağ manzaralı ikisinden birinde otururum ama bu gece hava yağmurlu. İnsan doğum gününde tek başına oturunca biraz keyifsiz oluyor. Keyifisiz yazıyorum o yüzden.

Neyse yediklerimden bahsedeyim. Dur önce teker teker sayayım neler yedim.

Pizza: Geldiğim günden beri 10 çeşit falan yemişimdir. Hepsi ayrı güzel. İlk geldiğim gece bir pizzacı bulup mantarlı pizza söyledim. İlk lokmamda “Tamam hacı” dedim “Buraya yerleşilir”. Nasıl yerleşirim hesapları yaparken karnım doyunca fikrim değişti ama ilk lokmada ciddi kararlıydım. Oturduğum yerden sağa sola bakıp evlenecek bir kız arıyordum.

Lazanya: Kıymalısının çok bir olayı yok. Yani var gayet güzel de asıl lazanya o değilmiş yıllardır kendimizi kandırmışız. Bunun sebzeli olanı var. Vejetaryen lazanyası. ALLAHIM SANA GELİYORUM dedirtiyor insana. Üzerine parmesan dökünce bir de… Ağır yemek sevenler varsa aranızda iskender miskender hikaye bakın gerçekten. Etsiz bir yemeği etlisine tercih edeceğimi düşünmezdim ama böyle oldu. İşin fenası restoranda yemedim ben bu yemeği. Restoranda yesem kapılarında köpek olurdum ama evde yedim ve bir daha o kadar güzel bir şey yiyebilecek miyim bilmiyorum 😦

Spagetti: Penne al pesto (hani yeşil yeşil olan. üzerine parmesan dökülüyor on üzerinden dokuz). Spaghetti alla vongole (Vongole yani midye. Fena değil on üzerinden yedi) Bu ikisinden başka denemedim. Denersem yazarım.

Parmesan desen zaten seks.

Neyse sıkıldım, başka şeyler de yedim de anlatacak pek bir şey yok.  Aslında var Milano’da sergi gezdim güzeldi bir de dün Cenova’da gençlik Orhan Gencebay dinleyip kolbastı yapıyordu. Onun videosu var koyarım bir ara çok garip.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , ,