Tag Archives: lefkoşe

Yavru Vatan Denen Paralel Evren III – Ölmeden, Yaşlanmadan ya da Sıkıcılaşmadan Önce Yapmamız Gerekenler

1 Eylül 2012

İkinci gün erken kalktık. Güneşe kalmadan Girne’de olmak istiyoruz. (TABİİ Kİ OLAMADILAR) Yolda birbirimize gece gördüğümüz kabusları anlatıyoruz. Ben okulun havuzundan gidilen bir bodrumda Stalin’den ve kurt köpeklerinden kaçıyorum. Yol boyunca bir sürü de ölü beyazlı kurt köpeği görüyorum. Saklandığım bir yerde lise arkadaşım Irmak’la karşılaşıyorum. Meğersem o da bizim okulda okuyormuş ama yıllardır haberim yokmuş. Bodrumu da benden daha iyi biliyor. Nereden gidersek nereye varacağımızı, nerede kurtlar olduğunu, Stalin’in muhtemelen nerede olduğunu falan detaylıca anlatıyor bana. Ara ara uyanıyorum sonra uyuyup kabusa devam. Hayır gidip wet dreamden uyansam hayatta devam etmez ama böyle bok şeyler görünce aynen devam… Sonunda sabah alarma uyanıyorum.

Girne’ye varıyoruz, yol boyunca gözüm saman balyalarında. Bu ada yakılacak söz verdim bir kere… Girne’de favorimiz hellimli, domatesli, salamlı tosttan birer tane gömüp denize gidiyoruz. Bu arada adanın sıcağından bahsetmem lazım. Hani Adana’da, Mersin’de bir sıcak vardır ya böyle hava çok sıcak ve boğucudur, üstüne güneş de öküz gibi yakmaktadır. Onun 2 katı. Sauna içinde elektrik sobasının karşısında oturmak gibi. Hem boğucu hem yakıcı. Deniz de nereden baksan 25 C vardır. Gölgeye çekiliyoruz, neyse ki içki ucuz. Sahil barında 4 TL’lik biralarımızı alıp gölgenin tadını çıkartıyoruz tüm gün. Bunalınca deniz, sonra geri dön gölgede bira. Bu rutinle akşamı edip bir şeyler atıştırıp kumarhaneye gidiyoruz.

Kumarhanede 20 TL ben 20 TL Özer kaybediyor. Beleş içki ve sigara alıp arayı kapatmaya çalışıyoruz ama yok zarardayız. Kumar da bayağı sıkıcıymış. Eski o kollu makinelerden yok. Dev bir atariye para yatırıp tek bir düğmeye basan yüzlerce insan dev bir salonda… Makineyle tanıştırılan yüzlerce denek maymunu gibiyiz. Sağımda solumda izlediğim ve kendi oyunumda da gözlemlediğim kadarıyla önce paranızın bir buçuk katını falan kazanıp sonra tümünü kaybediyorsunuz. Farklısını görmedim. Zaten elektronik bir aletle oynanan kumara ne kadar güvenebiliriz ki?

Kumarın ardından biraz sahil gezintisi yapıp, Casablanca denen bara gidip müthiş bir cover grubu dinledik. Hem kuzeyden hem güneyden bir sürü insan geliyor. Kuzeylilerle güneylileri ayırmak çok kolay. Bara gelen kuzeyli herkes düğüne gider gibi giyiniyor. Tüm kadınların saçları yapılı, hepsinde ağır mı ağır makyaj, erkekler dar gömlekler falan giyiyor. Güneyli olanlar da hem daha güzel / yakışıklı hem de daha böyle oturmasını kalkmasını bilen tipler oluyor. “Oha ne güzel kız.” dediğimiz herkes güneyli çıktı mesela. Barın duvarında “Ölmeden, Yaşlanmadan ya da Sıkıcılaşmadan Yapmanız Gerekenler” diye bir poster var. Ben sıkıcılaşalı çok olmuş ama baktım 12/24’teyim. Bu arada hesaplar daha içki alınırken ödeniyormuş ben bilmiyorum. Çıkarken listedekilerden bir maddeyi daha (Barda hesap ödemeden çıkın. Gerçi daha önce yapmışlığım vardı) yapmış oldum.

Adını unuttuğum çok güzel grubu dinledik, eve döneceğiz. Araç yok, otostop çekeceğiz. Londra Olimpiyatları’nda çalışmış, İngiltere’de polislik yapan biri alıyor önce bizi. Olimpiyatlarda oyundan dışarı attığı insanları anlatıyor keyifle. Bu memlekette otostop çekmek inanılmaz kolay. Kolumu kaldırmaya yelteniyorum daha 45 dereceyken bir araba durmuş oluyor. İngiliz polisi abi bizi yolu üstünde bırakıyor.

İkinci duranımız böyle küçük spor, hız yapmalık güzel bir araba. Öne ben oturuyorum. İlk gözüme çarpan şey ortada duran cep viskisi. Yola çıktıktan hemen sonra abim bir redbull açıp yarısına kadar içiyor. Bu arada biraz yol almışız, hızlandık, o hızla giderken şoför viskisini redbull’un içine dökmeye çalışıyor. İçme diyemem en azından “Ver ben koyayım.” diyorum, veriyor ben koyuyorum. Bardan çıkarken cin toniğimden alıp bardan beri elimde oynadığım bir karıştırmaç var. Onu redbull kutusuna sokup karıştırıyorum. (Serviste sınır yok) Bu arada elimde oynarken ağzıma falan da sokmuştum ben o karıştırmacı karıştırırken aklıma geldi. Arkama dönüyorum Selin ve Özer iğrenerek bakıyorlar. Sonra arkadakiler uyuyor, bizim eleman redbullundan ben de cep şişesinden viski içiyoruz, 130 km hızla viraja giriyoruz ve bizim şoför geçen hafta yaptığı kazada ne kadar sarhoş olduğunu anlatıyor. Çarptığını fark etmeden gitmeye devam ediyormuş, arkada çalan sirenleri de üzerine alınmamış. Sonunda önüne polis arabası kırınca durmuş. Neyse polis tanıdık çıkmış da (Zaten 300 binlik memleket) üfletmemiş. Bizim adam da aynen devam… Laf lafı açmışken bu adam yolunu uzatıyor, bizi eve kadar bırakıyor. Gece herkes kabusuna dönüyor.

Reklamlar
Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yavru Vatan Denen Paralel Evren I – Kıbrıs’ta Bir Oda

Hindistan’da bir ay kendimi aramış aramış bulamamıştım. Bir insanın Hindistan’a gidince kendini bulması gerekmez miydi? Hindistan bu işe yaramıyor muydu? Bilmiyorum ben bulamadım. Boğaç, Su ve Cengiz de bulmuş gibi gelmedi bana. Gerçi Boğaç kendini 13 yaşında falan bulmuş olmalı. Ergenliğinden beri bilge bir adam resmen.

Kendimi bulamayıp pasaportumu kaybettim. Okul başlayalı iki üç hafta olmuştu. İyisi mi döneyim dedim. Kendimi biraz da Merter’de, Maslak’ta, Kadıköy’de falan ararım. Döndüm, aradım bir sonuç yok. Arayışlarımı yazma gereği duymadım zaten bu blogu okuyan adam da ya Taksim’de arıyordur kendini ya facebookta ne farkımız var dedim yazmadım… Okuması sıkıcı olurdu muhtemelen. Zaten sıkıcı bir insanım ne yazacağım: “Bugün İstanbul’da yağmur yağıyordu, dif çalıştım, barda bir turist kıza biraz yazdım ama arkadaşlarıyla çok eğleniyordu yüz vermedi, eve döndüm uyudum.” Hem İstanbul’da dikkat dağıtan çok etken var yazmak zor oluyor. Zordan da ölümüne korkan bir insanım zaten. Zor dedin mi beni sayma hacı kaçarım…

Şimdi Kıbrıs’tayım, Lefkoşe’de bir odada ucuz rom içiyoruz. Ucuz dediysem Havana Club ama şişesi 10 Avro. Mark The Hoople’dan All The Young Dudes çalıyor. Karşımda Özer ve Selin flörtleşiyorlar. Bir gün dostlarla dolu bir yerde kadehlerimizi sağdan sola sallarken bir marş gibi hep bir ağızdan bu şarkıyı söylemek istiyorum. Belki kendimi orada bulurum.

Bir gün Özer’le sabaha karşı Fulya’da bir bankta oturuyorduk. Çok işlevsiz bir bank. Sokakta kaldırıma konmuş bir banka kim oturur ki? Bankın arkasında müthiş manzara var ama biz ters oturmadığımız için düz bir yokuşla yüz yüzeyiz. Sarhoş sarhoş yokuşa bakarken Özer dedi ki “Kıbrıs’a gidelim mi?” olur dedim. Ertesi gün Özer’e üç tane ucuz bilet önerisi yolladım. “Hacı ben öylesine sormuştum.” dedi. Sonra birini seçtik ben annemin kartından biletleri aldım. Kendimi biraz da Kıbrıs’ta arayayım ne olacak?

Özer’le tanıştığımızda 40 Ambar adındaki kitapçıdaydım. Sahibi Nurtap’la muhabbete dalmıştık. Sonra Özer ve birkaç kişi daha geldi. Muhabbet derinleşti, sonra ben kaçtım. Birkaç karşılaşma sonrası kankaya bağladık. 31 Ağustos gecesi hem Boğaç’ı İspanya’ya uğurluyoruz hem biz gidiyoruz. Gece Kadıköy’de veda partisi ardından 03 civarı Boğaç Yeşilköy’e biz Sabiha Gökçen’e yollanıyoruz. Sabiha Gökçen’de fakir gibi köşeye geçmiş uyuyorum. Sabah 05’te Özer dürtüyor, uyanıyorum ve uçuyoruz.

Kıbrıs’ta yapılacaklar:

Sözüm var Kıbrıs’ı yakacağım, kendimi arayacağım, Özer’e sahip çıkacağım, ucuz içki içeceğim, Hellim yiyeceğim.

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,
Reklamlar