Tag Archives: şile

bisiklete biniyorum

Durmadan bisiklete biniyorum. Bisiklete binmeyi çok seviyorum. Bisikletli videolar çekiyorum ama onları editlemiyorum. Bisiklete binmeyi çok seviyorum. Geçen hafta Bursa’da bindim. Bu hafta sonu da İznik’e gideceğim. Bu sefer güzel fotoğraf ve video çekip paylaşacağım. Bisiklete binmeyi seviyorum.

 

Bugün güzel bir şey buldum. Adı Strava Global Heatmap. Önce bilmeyenlere Strava’yı anlatayım. Sen bu programı akıllı telefonunda açıp başlıyorsun pedallamaya. Bitince de haber veriyorsun. Program sana diyor ki: “Şu ortalama hızda gitmişsin, bu maksimum hıza çıkmışsın, bu kadar metre tırmanmışsın bak elin oğlu aynı rampayı senin yarı sürende tırmanmış.” Hem kendi kaydını tut, hem elalem neler yapmış gör. Çok güzel program. Şimdi bu Strava tutmuş, ne kadar verisi varsa tek bir haritada toparlamış. Nerede ne kadar bisiklete biniliyor, ak göt kara göt her şey ortada. Bizim halimiz tabii içler acısı ama gezinmesi çok keyifli. Bakıyorum Kuala Lumpur’da ne kadar binmişler, İzlanda’da nerelere gitmeyi seviyorlar, Şile’ye giderken hangi yol daha çok tercih ediliyor falan filan sabah beri kalkamadım başından. Aha Strava Global Heatmap ha bu arada aynısının koşulusu da var ama o sıkıcı.

 

O değil de bir özelliği daha var bu Strava’nın: Bir takım Challengelar düzenliyor adamlar. Atıyorum “1 hafta içinde 1000 km bisiklet sür” ya da “Bir hafta içinde 2000 m tırman” ya da  “Bir seferde şu kadar yol yap” sen giriyorsun bu Challengea. Eğer kazanırsan 100 € değerindeki tırt pembe Strava t-shirtü satın almana izin veriyor. Challengeı kazanamazsan t-shirtü satmıyor adamlar sana.

 

Neyse ben İznik’e gidiyorum. Çok zor parkur, çok yorulucam  bye.

Reklamlar
Etiketler , , , , , , , , , , ,

Giderayak

 

Gece 3’te uyandığımda 3 mesajım vardı. Biri Seda’dan; skypelaşalım istemiş ama uykudaydım, geç kaldım, ikincisi ablamdan; yarın beraber Şile’ye gideceğimizden emin olmak istiyor, üçüncüsü de Ece’den İstanbul’a geldim sen napıyon? diyor. Üçünü de cevapladım, üçü de uyanıkmış pıtır pıtır düştü cevaplar. Ece bize gel takılıyoz dedi yok dedim. Batu aldı telefonu “Fc sahura kalktığını ve sahur için arkadaşına gittiğini varsay.” dedi. Neden bilmiyorum inanılmaz ikna edici geldi bana gecenin üçünde kalktım partilerine dahil oldum. Evde bişeyler bişeyler oldu. Birileri bir kızı ağlattı falan (Benim Zorba’dan aparttığım inancıma göre bu lanetlenmeye yetecek bir kötülüktür.) sonra 4 sap (Can, Özgü, Berker, fc) saat 5’te Ecenin evinden çıktık, sokakta çiftleşen köpekleri izledik, basketbol oynadık, dolandık itlik kopukluk yaptık, kahvaltı ettik falan derken ablam beni aradı. Şile’ye gidiyoruz.
Şile önemli. Şimdi biz bütün hafta ablamla birbirimize bok attık. “Sen kesin satarsın.” “Sen gelmeyeceksin son dakkada biliyorum. “Ohoo bi arkadaşın arasa o dakkada bırakırsın beni.” derken tıpış tıpış başbaşa Şile yoluna girdik. İkimizin de Şile’ye ilk gidişi ve Trakya kafasında sıkıcı bir yazlık kenti bekliyoruz. Bu arada yolda çok güzel bir şey oldu. http://www.youtube.com/watch?v=Ms7oa_5wFC8 Ajda Pekkan sevmeyen ben dünyanın en büyük cevherini kaçırdığımı fark ettim. Şarkının adı Ya Sonra. Allahım delirmek üzereyim. Yol boyunca başka bir şarkı dinletmedim. Bütün Şile yolu Ya Sonra ile geçti. Ama ne şarkı o yarabbim. Eve döndüm ve hala yalnızca onu dinliyorum. İşte biz Ya Sonra’nın üflemeleri, Ajda’nın zaman zaman üzüntüden kısılan sesi, araya giren bım bım vurucu bassları, mükemmel gitar tonları eşliğinde Şile yoluna doğru yardırdık. Sonra Şile’yi görünce ikinci şoku yaşadım. Bildiğin Tayland gibi bir yermiş bu Şile. Denizin ortasında çıkan volkanik adacıklar var birsürü. Denizi turkuazın biraz daha açığı. Off yani.
Şile’de Ağlayan Kaya denen bir yere gittik. İddialara göre zengin kız ve fakir çocuk, aşklarına destek bulamayınca intihar ediyorlar. Bunu gören kaya da o günden beri ağlıyor. Ben tabii bir bilim insanı olarak buna inanır mıyım? İnanmam. İnanmadım ve araştırmalarıma başladım. Kayada 30 tane noktadan filan tıpır tıpır sular damlıyor. İlk olarak suyun tadına baktım. Tatlı su. Yani deniz ya da gözyaşı olamaz. Bildiğin buz gibi yeraltı suyu bu. Sonra düşünmeye başladım. Üç kuruşluk jeoloji bilgilmle suyun başına oturup düşündüm. “Bu su nerden baksan 500 senedir buradan böyle akıyodur.” diye düşündüm. Ağlayan kaya gözyaşları sayesinde yemyeşil olmuş kayanın etrafında bir habitus oluşmuş. Bu habitus için nerden baksan bi 500 sene lazım. Efsane de olayın 1700’lerde vuku bulduğunu söylüyor. Tamam dedim bu kaya 500 yıldır ağlıyorsa yani yeraltı suları 500 yıldır buralardan şıpır şıpır damlıyorsa normal şartlar altında bu su kendine yol açmalı ve şıpır şıpır değil lıkır lıkır akmaya başlamalı. Çünkü neden? Yeraltında suyu önleyemezsin. Su daima kendine daha büyük daha büyük yol açar. Ağzına sıçar kayanın su. Eski bir bilgenin de dediği gibi kaya güçlüdür ama su sürekliliği sayesinde onu eritmeyi başarır. E peki burada neden tıpır tıpır damlamaya devam ediyor? Bunu çözemedim ve kayanın gerçekten ağladığına kanaat getirdim.
Sonra civardaki yeldeğirmenine yürüdük ablamla. Gençler içerde mum yakıp ayin yapmışlar. Üst katta bi homeless yatmış. Yatağı halen duruyor. Neyse sonra biz Şile’yi terk ettik.
Eğer ipince mükemmel kumlar üzerinde yatıp ağlayan bir kayayı izleyerek denize girmek isterseniz Şile’ye gidebilirsiniz. Sahil’de yattığınız her an size Hande Yener, Serdar Ortaç, 50 cent ve Soner Sarıkabadayı da eşlik edecektir. Fotoğraf makinelerimizi almadığımız bu günü size gösterecek tek kare de mevcur değil ama edebiyatım kuvvetlidir benim. Lisede edebiyattan hep 5 alırdım. Bence benim yazımı okuduktan sonra fotoğrafa o kadar da gerek yok zaten.

Etiketler , , , , , , , , ,